25 Eylül 2026 - Cuma

ARTIK GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE’YİZ…

ARTIK GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE’YİZ…

Yazar - Gökalp Şentürk
Okuma Süresi: 9 dk.
31 okunma
Gökalp Şentürk

Gökalp Şentürk

gokalpsenturk@gmail.com -
Takip EtGoogle News

ARTIK GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE’YİZ…

Peki Gücümüzü Ne İçin Kullanacağız?

Bunları söylediğim için bu ülkede çok arkadaşımı kaybettim.

Kimi uzaklaştı…

Kimi sustu…

Kimi telefonlarıma çıkmadı…

Kimi ismimi kendi listesinden sildi.

Ama ben susmadım.

Çünkü bazı gerçekleri söylemenin bedeli, yalnız kalmaktır.

Ben o bedeli ödemeye razıyım.

Çünkü mesele benim kim olduğum değil.

Mesele, Türkiye’nin nerede durduğu!

Her şey değişti.

Uluslararası ilişkiler yeniden şekillendi.

Türkiye artık yalnızca gelişmeleri izleyen, başkalarının kararlarına tepki veren bir ülke değildir. Kendi iradesiyle hareket eden, sahada ve masada ağırlık koyan güçlü bir aktördür.

Bunun en açık örneklerinden biri Azerbaycan’ın Karabağ Zaferi’dir.

Türkiye, Azerbaycan’ın haklı mücadelesine siyasi, diplomatik ve askerî kapasitesiyle destek verdi. Bu destek, yalnızca iki kardeş ülke arasındaki dayanışmayı değil, Türkiye’nin bölgesel dengeleri değiştirebilen bir güç olduğunu da ortaya koydu.

Bugün Karabağ’da yeni bir gerçeklik varsa, bunda Türkiye ile Azerbaycan arasındaki güçlü iş birliğinin önemli bir payı vardır.

Suriye’de Türkiye’nin yürüttüğü mücadele de aynı şekilde değerlendirilmelidir.

Türkiye, sınır güvenliğini tehdit eden terör yapılanmalarına karşı kendi güvenliğini başkalarının insafına bırakmadı. Gerektiğinde sahaya indi, askerî operasyonlar gerçekleştirdi ve sınırlarının hemen ötesinde kurulmak istenen tehdit kuşağına izin vermedi.

Irak’ta da Türkiye artık yalnızca açıklama yapan bir ülke değildir.

Terörle mücadelede sınır ötesi operasyonlar düzenleyen, kendi güvenliğini koruyan ve bölgedeki gelişmeleri doğrudan etkileyen bir Türkiye vardır.

Kerkük, Telafer ve Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler Türkiye açısından yalnızca dış politika başlıkları değildir. Bunlar, millî güvenlik, tarihî sorumluluk ve bölgesel istikrar meselesidir.

Mavi Vatan’da ortaya konulan irade de Türkiye’nin değişen gücünün en önemli göstergelerindendir.

Doğu Akdeniz’de, Ege’de ve Karadeniz’de Türkiye artık kendi haklarını başkalarının çizdiği sınırlar içinde aramıyor.

Deniz yetki alanlarını, enerji kaynaklarını ve egemenlik haklarını savunuyor.

Türkiye, denizlerdeki varlığını güçlendiriyor.

Donanmasını geliştiriyor.

Sahadaki askerî kapasitesini diplomasiyle destekliyor.

Ve açıkça ortaya koyuyor:

Türkiye’nin haklarını yok sayan hiçbir denklem kalıcı olamaz.

Ukrayna-Rusya Savaşı’nda Türkiye’nin izlediği denge politikası da bu yeni kapasitenin göstergesidir.

Türkiye bir yandan Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunurken diğer yandan Rusya ile iletişim kanallarını açık tuttu.

Tahıl koridoru anlaşmasında olduğu gibi, savaşın tarafları arasında diplomatik çözüm üretebilen sayılı ülkelerden biri oldu.

Türkiye, ne başkalarının yönlendirmesiyle hareket etti ne de kendi çıkarlarını görmezden geldi.

İşte gerçek devlet aklı budur.

Hem ilkeli olacaksın hem de gerçekçi davranacaksın.

Hem müttefiklerinle ilişkilerini koruyacaksın hem de kendi kararlarını kendin vereceksin.

1990’lı yıllara dönelim.

Bosna yanıyordu.

Saraybosna kuşatma altındaydı.

Srebrenitsa’da insanlık tarihinin en ağır katliamlarından biri yaşandı.

Avrupa’nın ortasında insanlar öldürüldü.

Biz ise bütün imkânlarımızı kullanarak bu yangına ne kadar güçlü bir siyasi ağırlık koyabildik?

İşte asıl soru budur.

Burada bir parantez açalım:

Türk Kızılayı Bosna’ya yönelik yardım faaliyetleri yürüttü. Dolayısıyla “Türkiye hiçbir şey yapmadı” demek doğru değildir. Ancak mesele yalnızca birkaç yardım konvoyu göndermek değildir.

Mesele, devlet gücünün uluslararası alanda ne kadar etkili kullanılabildiğidir.

Mesele budur.

Çünkü güçlü devlet sadece yardım kolisi göndermez.

Diplomasi kurar.

Baskı oluşturur.

Masada ağırlığını koyar.

Kendi tarihi ve kültürel coğrafyasında meydana gelen gelişmelere karşı siyasi irade ortaya koyar.

Çeçenistan’a bakalım.

Kafkasya yıllarca kanadı.

Savaşlar yaşandı.

İnsanlar öldü, şehirler yıkıldı, yüz binlerce insan yerinden edildi.

Türkiye’nin içinde ise Rusya ile ilişkiler, ekonomik dengeler ve dış politika hesapları vardı.

Peki Türkiye, kendi kamuoyunun vicdanındaki Kafkasya meselesini uluslararası siyasette ne kadar güçlü taşıyabildi?

Asıl tartışılması gereken budur.

Sonra Irak…

Kerkük…

Telafer…

Felluce…

Ortadoğu’nun haritası yeniden çizilirken Türkiye’nin etrafında yeni dengeler kuruluyordu.

Biz ise çoğu zaman olup biteni seyreden, tepki veren, açıklama yapan ama oyunun kurallarını belirleyemeyen bir ülke konumundaydık.

İşte benim “zayıflık” dediğim şey tam olarak budur.

Yoksulluk yalnızca cebindeki paranın azlığı değildir.

Bir ülkenin yoksulluğu, gerektiğinde kendi sözüne ağırlık koyamamasıdır.

Etrafında yangın çıkarken sadece seyretmek zorunda kalmasıdır.

Kafkasya yanarken elinin uzanamaması…

Balkanlar parçalanırken masada yeterince güçlü olamaması…

Ortadoğu yeniden şekillenirken başkalarının kurduğu denklemlerin içine sıkışmasıdır.

Bugün ise başka bir Türkiye var.

Artık mesele sadece ekonomik büyüklük değildir.

Türkiye bugün savunma sanayisiyle, diplomatik kapasitesiyle, sahadaki askerî gücüyle, bölgesel ilişkileriyle ve Türk dünyasıyla geliştirdiği bağlarla geçmişten farklı bir kapasiteye sahiptir.

Karabağ’da, Suriye’de, Irak’ta, Mavi Vatan’da ve Ukrayna-Rusya Savaşı’nda ortaya koyduğu tutum, Türkiye’nin artık gelişmeleri yalnızca takip eden değil, gelişmelerin yönünü etkileyen bir ülke olduğunu göstermektedir.

İşte tam burada yeni bir sorumluluk başlıyor.

Güç sahibi olmak yetmez.

O gücün hangi akılla kullanılacağı önemlidir.

Türkiye’nin gücü;

Balkanlarda barış için,

Kafkasya’da istikrar için,

Türk dünyasında dayanışma için,

Kıbrıs’ta kendi haklarını korumak için,

Ortadoğu’da terör ve istikrarsızlığın önüne geçmek için,

Mavi Vatan’daki haklarını savunmak için,

Mazlumun yanında diplomatik ve insani kapasitesini kullanabilmek için vardır.

Ama bunun bir şartı var:

Önce kendi milli kimliğine güveneceksin.

Çünkü Türkiye’yi Türkiye yapan sadece sınırları değildir.

Bu toprağın hafızasıdır.

Malazgirt’tir.

Çanakkale’dir.

Kurtuluş Savaşı’dır.

Cumhuriyet’tir.

Balkanlardan Kafkaslara, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya uzanan tarihî hafızadır.

Ve en önemlisi…

Bu milletin kendi toprağına duyduğu bağlılıktır.

Etrafımızdaki birçok ülkede kimlik tartışmaları hâlâ devam ediyor.

Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Balkanlarda, Kafkasya’da farklı etnik ve mezhepsel yapıların oluşturduğu karmaşık siyasi dengeler var.

Türkiye ise bütün bu farklılıkların üzerinde ortak bir vatandaşlık ve ortak devlet çatısı kurmuş bir ülkedir.

Elbette bizim de problemlerimiz vardır.

Elbette bizim de eksiklerimiz vardır.

Elbette Türkiye’nin daha adil, daha liyakatli, daha güçlü kurumlara ihtiyacı vardır.

Ama bütün bunları konuşurken bir şeyi unutmayacağız:

Türkiye’nin varlığı başlı başına stratejik bir gerçekliktir.

Bu yüzden Türkiye’nin güçlü olması bazı çevreleri rahatsız edebilir.

Fakat Türkiye’nin güçlü olması, yalnızca Türkiye için değil, çevresindeki istikrar için de önemlidir.

Biz artık geçmişin Türkiye’si değiliz.

Dün Bosna’da, Kafkasya’da, Irak’ta yaşananları konuşurken “Neden daha fazla şey yapamadık?” diye soruyorduk.

Bugün soruyu değiştirmemiz gerekiyor:

“Sahip olduğumuz gücü nasıl daha doğru kullanacağız?”

İşte mesele budur.

Ben artık Türkiye’nin sadece ekonomik rakamlarını konuşmak istemiyorum.

Merkez Bankası bilançosunu anlatanlardan çok, Türkiye’nin etrafındaki jeopolitiği okuyabilen insanlara ihtiyacımız var.

Çünkü Türkiye’nin gücü yalnızca kasadaki para değildir.

Türkiye’nin gücü;

Milletidir.

Tarihidir.

Coğrafyasıdır.

Devlet geleneğidir.

Ordusudur.

Diplomasisidir.

Üretimidir.

Ve bütün bunların üzerinde…

Milli şuurudur.

Bugün artık Türkiye’nin önünde başka bir dönem vardır.

Bu dönemde Türkiye ne içine kapanmalı ne de başkalarının çizdiği sınırlar içinde hareket etmelidir.

Türkiye kendi aklını üretmelidir.

Kendi stratejisini kurmalıdır.

Kendi çıkarını korurken insanlığın vicdanını da gözetmelidir.

Balkanlar’da Türk ve Müslüman kardeşlerimizin acısını görmeli…

Kafkasya’da Türk dünyasının geleceğini düşünmeli…

Kerkük’ü, Telafer’i, Kıbrıs’ı, Doğu Akdeniz’i ve Mavi Vatan’ı yalnızca bugünün değil, yarının meselesi olarak değerlendirmelidir.

Çünkü devlet aklı, günü kurtarmak değildir.

Devlet aklı, yarını kurmaktır.

Ben bunları söylediğim için yalnız kalmış olabilirim.

Varsın olsun.

Bazen insanın yanında kalabalıkların değil, haklı olduğuna inandığı gerçeğin bulunması yeterlidir.

Benim derdim bir siyasi parti değil.

Bir makam değil.

Bir koltuk değil.

Benim derdim Türkiye.

Ve bugün artık şunu açıkça söylemenin zamanıdır:

Türkiye güçlü bir ülkedir.

Ama gerçek güç, sadece güce sahip olmak değildir.

Gerçek güç, sahip olduğun gücü milletinin geleceği için kullanabilecek devlet aklına sahip olmaktır.

Bizim beklentimiz de budur.

İktidardan, devletten, siyasetçiden, bürokrasiden beklentimiz;

Türkiye’nin kendi gücüne güvenmesidir.

Milli kimliğine sahip çıkmasıdır.

Liyakate sarılmasıdır.

Türk dünyasını yalnız bırakmamasıdır.

Balkanları, Kafkasları ve Ortadoğu’yu başkalarının haritalarından okumamasıdır.

Mavi Vatan’daki haklarından geri adım atmamasıdır.

Ve en önemlisi…

Bu milletin binlerce yıllık hafızasına sadık kalmasıdır.

Çünkü bu topraklarda çok şey değişti.

Sınırlar değişti.

Sistemler değişti.

İktidarlar değişti.

Dünya değişti.

Ama değişmeyen bir şey var:

Bu milletin kendi toprağına sevgisi.

İşte Türkiye’nin asıl gücü de burada.

Ve artık o gücü, korkmadan, akılla, hukukla ve devlet ciddiyetiyle kullanmanın zamanıdır.

Gökalp ŞENTÜRK
Strateji Uzmanı Gazeteci Yazar

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları
ss