Bu Bir Yaşama Hakkı İhlalidir AYM ve AİHM İçtihatları Açıktır

Gökalp Şentürk
gokalpsenturk@gmail.com -Bazı ölümler vardır ki sadece bir insanı almaz;
devletin ciddiyetini, hukukun ağırlığını, vicdanın sınırını da test eder.
Polis memuru Melih Okan Keskin’in
bir TÜVTÜRK istasyonunda dövülerek hayatını kaybetmesi,
Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu
anayasal ve uluslararası hukuk düzeninin
açık ihlalidir.
Bu cümle duygusal değil, hukukidir.
Önce Anayasa’dan başlayalım.
Çünkü bu ülke hâlâ bir anayasa ile yönetiliyor.
Anayasa Madde 17 – Yaşama Hakkı
sadece “öldürmemeyi” değil,
koruma yükümlülüğünü de devlete verir.
Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadı nettir:
Devlet, yaşama hakkını
yalnızca doğrudan müdahale etmeyerek değil,
öngörülebilir tehlikelere karşı gerekli tedbirleri alarak korumak zorundadır.
AYM açıkça der ki:
“Devletin, üçüncü kişilerin saldırılarına karşı bireyi koruma yükümlülüğü vardır.”
Burada ne olmuştur?
– 20–30 kişinin dahil olduğu bir şiddet ortamı oluşmuştur.
– Güvenlik sağlanmamıştır.
– Ambulans çağrılmamıştır.
– Acil müdahale protokolü işletilmemiştir.
– Mağdur, kendi imkânlarıyla hastaneye gitmek zorunda bırakılmıştır.
Bu tablo, Anayasa Mahkemesi terminolojisiyle
“ihmal suretiyle yaşama hakkı ihlali”dir.
Bu noktada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi devreye girer.
AİHS Madde 2 – Yaşama Hakkı,
Türkiye’nin taraf olduğu ve
Anayasa’nın 90. maddesi gereği
üst norm kabul edilen bir hükümdür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
Türkiye dâhil birçok devlete karşı verdiği kararlarda şunu söyler:
“Devlet, yetki verdiği alanlarda meydana gelen ölümcül olaylardan
yalnızca failin değil, sistemin kusuru açısından da sorumludur.”
AİHM’e göre;
kamu hizmeti yürütülen bir yerde
şiddet öngörülebilir olduğu hâlde
önlem alınmamışsa,
bu doğrudan devlet sorumluluğudur.
TÜVTÜRK bir özel şirket olabilir.
Ama kamu yetkisi kullanan bir yapıdır.
Bu nedenle AİHM içtihatlarında tanımlanan
“devletin dolaylı sorumluluğu” burada tam karşılık bulur.
“Bizim personelimiz değil” savunması
hukuken hükümsüzdür.
AİHM bu tür savunmaları açıkça reddeder.
Bu noktada Anayasa’nın 125. maddesi devreye girer:
“İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”
Buradaki anahtar kavram şudur:
Hizmet kusuru.
Hizmet kusuru,
sadece yanlış yapılan iş değildir.
Yapılmayan iştir.
Geciken iştir.
Göz yumulan iştir.
Ambulans çağırmamak,
müdahale etmemek,
güvenliği sağlamamak
hizmet kusurudur.
Bu nedenle bu dosya yalnızca ceza davası değildir.
Bu dosya aynı zamanda
tam yargı davası konusudur.
Ve buradan açık, net, geri dönülmez bir çağrı yapıyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi,
Anayasa’nın 98. maddesi uyarınca
denetim yetkisini kullanmalıdır.
Bu olay için derhal:
Meclis Araştırma Komisyonu kurulmalı,
TÜVTÜRK’ün yetki devri, denetim zinciri ve personel statüsü açıklığa kavuşturulmalı,
İçişleri ve ilgili bakanlıklar idari sorumluluk açısından hesap vermelidir.
Çünkü bu dosya kapanırsa,
yarın AİHM’de açılacak bir davada
Türkiye bir kez daha mahkûm edilecektir.
Ama mesele tazminat değildir.
Mesele itibar hiç değildir.
Mesele şudur:
Devlet, kendi yetki verdiği yerde
bir polis memurunu koruyamamıştır.
Bu, ağır bir cümledir.
Ama gerçektir.
Melih Okan Keskin’in adı
bir istatistik,
bir dipnot,
bir “üzücü olay” olarak kalamaz.
Bu dosya kapanırsa,
sadece bir baba değil,
hukuk devleti iddiası da toprağa gömülür.
Ve şunu herkes bilsin:
Bu millet susabilir,
ama hukuk susmaz.
Ve susmamalıdır.
Strateji Uzmanı
Gazeteci Yazar
Gökalp Şentürk