Sessizlik Çağı Bitti, Gürültü Çağı Başladı

Ömer Karataş
karatasomer@gmail.com -Elinizdeki telefonu neden tuttuğunuzu düşündünüz mü hiç?
Bir haber okumak için mi?
Dünyada ne olup bittiğini anlamak için mi?
Yoksa sadece birkaç dakikalığına kafayı dağıtmak için mi?
Çoğumuz böyle sanıyoruz.
Ama parmağımızın o bitmeyen kaydırmaya alışmış olması bir tesadüf değil.
Bu bir boş zaman faaliyeti değil.
Bu, öğretilmiş bir refleks.
Çünkü artık kimse bizi susturmuyor.
Kimse “bunu okuyamazsın” demiyor.
Tam tersine, her şey önümüzde.
Sorun tam da burada başlıyor.
Eskiden sansür denince kitaplar yakılır, gazeteler kapatılır, haberlerin üstü siyah bantla çizilirdi.
Yani konuşan ne varsa susturulurdu.
Bu yöntem bugün işe yaramıyor.
Bilgi çağında sessizlik şüphe uyandırıyor.
Kim bir şeyi yasaklıyorsa, orada bir gerçek olduğu anlaşılıyor.
Bu yüzden sansür şekil değiştirdi.
Bugün hakikat yasaklanmıyor.
Hakikat gürültünün içine atılıyor.
Önünüze o kadar çok bilgi, o kadar çok iddia, o kadar çok detay yığılıyor ki; bir noktadan sonra hangisinin önemli olduğunu ayırt edemez hale geliyorsunuz.
Bu yeni düzenin adı: Gürültüyle Sansür.
Burada mesele bilginin saklanması değil,
bilginin boğulması.
Ses kesilmiyor.
Ses çoğaltılıyor.
Şeffaflık Gibi Görünen Gürültü
Bunun en çarpıcı örneğini Epstein dosyalarında görüyoruz.
ABD Adalet Bakanlığı, Jeffrey Epstein davasına ilişkin 3,5 milyon sayfayı kamuoyuna açtı.
Kâğıt üzerinde bu, tam bir şeffaflık.
Gerçekte ise tam tersi.
Milyonlarca sayfa PDF, taranması neredeyse imkânsız belgeler, işe yaramayan arama sistemleri, binlerce alakasız ayrıntı…
Teknik olarak her şey ortada.
Ama bakınca görünen tek şey: kaos.
Bu yığının içinde Türkiye’yi de ilgilendiren Robert Koleji bağış ilişkilerinden, eski istihbaratçıların Libya’nın dondurulmuş varlıklarına uzanan planlarına kadar kritik bilgiler var.
Ama hepsi gürültünün altında kalıyor.
Hakikat orada duruyor.
Ama ona ulaşacak yol bilerek kapatılmış durumda.
Bu kadar bilgiye maruz kalan zihin bir noktadan sonra pes ediyor.
Psikolojide buna bilgisel öğrenilmiş çaresizlik deniyor.
İnsan “ne yaparsam yapayım gerçeğe ulaşamam” hissine kapılıyor.
Ve sonunda en kolay yolu seçiyor:
En çok bağırana inanmak.
Gürültü burada sadece dikkat dağıtmıyor.
İradeyi de aşındırıyor.
Neden Kaçamıyoruz?
Çünkü bu gürültü tesadüf değil.
Dijital platformlar, insan beyninin en zayıf noktalarını hedef alıyor.
TikTok, Instagram, X… Hepsi aynı mantıkla çalışıyor: değişken ödül.
Her kaydırmada küçük bir belirsizlik.
Her belirsizlikte biraz dopamin.
Bu, bir kumar makinesinden farksız.
Kısa videolar zihni sürekli uyarıyor, karar verme yetisini köreltiyor.
Sonuçta düşünen değil, tepki veren bireyler ortaya çıkıyor.
Algoritmaların istediği tam olarak bu.
Çünkü öfke ve korku gürültüyü büyütür.
Gürültü büyüdükçe hakikat daha da kaybolur.
Türkiye’de gençler bu düzenin tam ortasında.
Telefon yasakları, dijital bağımlılık kampanyaları bu yüzden gündemde.
Ama mesele sadece ekran süresi değil.
Mesele bir toplumun düşünme eşiğinin aşağı çekilmesi.
Medya, algoritmalara teslim edilmiş durumda.
Ya tık tuzağına mecbur kalıyor ya da görünmez hale geliyor.
Bu yüzden dijital telif tartışmaları sadece para meselesi değil.
Bu, bir bilgi egemenliği meselesi.
Şunu kabul edelim:
Sessizlik çağı geri gelmeyecek.
Kimse kitap yakmayacak.
Kimse gazeteleri kapatmayacak.
Ama gürültü daha da artacak.
Bu yüzden çözüm sessizlikte değil, sürtünmede.
Durmakta.
Yavaşlamakta.
Zor metinler okumakta.
Gürültünün içinden çıkmanın tek yolu,
ona bilinçli olarak mesafe koymak.
Telefonu yere bırakmak.
Bağıran başlığı geçmek.
Sessiz ama derin olana yönelmek.
Çünkü bugün hakikat susturulmuyor.
Hakikat kalabalığın içinde kaybettiriliyor.
Ve onu yeniden duymak, artık bizim çabamıza bağlı.

Ömer KARATAŞ
İnşaat Mühendisi & İnşaat Teknik Öğretmeni & Kocaeli Bağımlılıkla Mücadele ve Reh. Der. Yön. Krl. Bşk.