04 Şubat 2026 - Çarşamba

Merhamette DÜNYA ŞAMPİYONU Bizler, Neden "TEDBİRDE" Küme Düşüyoruz?

Yazar - Ömer Karataş
Okuma Süresi: 8 dk.
Ömer Karataş

Ömer Karataş

karatasomer@gmail.com -
Google News

Hava yine o sabahki gibi bıçak sırtı, buz kesiyor.

Şubat’ın ayazı sadece tenimize değil, sanki kemiklerimize, ruhumuzun en savunmasız yerine işliyor. Takvimler ilerlese de zaman o gece 04.17'de donmuş gibi... O yerin altından gelen uğultu, o toz kokusu hâlâ genzimizde. 6 Şubat sabahı göğsümüze oturan o koca düğüm, aradan geçen zamana inat hiç gevşemedi.

Rabbim bu millete bir daha o kıyamet sabahını yaşatmasın.

Ancak biz o zifiri karanlığın, o beton yığınlarının arasında, sadece bu coğrafyanın mayasında olan muazzam bir ışık gördük: Enkazın altından filizlenen o eşsiz vicdanı.

Hatırlayın o günleri...

Edirne’den Kars’a, "Evde otursam boğazımdan geçmiyor" diyen milyonlarca insan yollara döküldü. Kumbarasını kıran çocukla, hac parasını bağışlayan teyze aynı kuyrukta bekledi. Enkaz başında tanımadığı bir cana bir yudum su vermek için kendi canını hiçe sayanları, ekmeğini bölenleri izledik.

Dünya şunu gördü ve şapka çıkardı:

Bu millet, "yara sarmak" söz konusu olduğunda dünya şampiyonudur.

Düşenin elinden tutmak, acıda birleşmek bizim genlerimizde var. Bu konuda rakibimiz yok. Peki, canımızı asıl yakan o soruyu sormanın, biraz da iğneyi kendimize batırmanın vakti gelmedi mi?

Merhamette şampiyonlar liginde oynayan bizler, neden "tedbirde" amatör kümeye düşüyoruz?

Neden enkaz kaldırmadaki o müthiş çevikliğimizi, enkaz oluşmasın diye göstermiyoruz?

Duygularımızla gurur duyalım ama aklımızı da rafa kaldırmayalım.

Uluslararası raporlar ortada.

6 Şubat depreminin faturası 100 Milyar Doların üzerinde.

Eğer biz o binaları yaparken, o vicdanlı yüreklerimizi "akıl ve tedbirle" birleştirseydik; yani zemin etüdünü hakkıyla yapıp demirden çalmasaydık, bu maliyet 7'de 1 oranına düşecekti.

Matematik verisi işte bu kadar net: Vaktinde harcanmayan 1 lira, felaket gelince bize 7 lira olarak, gözyaşı olarak geri dönüyor.

Bizim fıtratımızda "kahramanlık" var.

Sirenler çalınca koşmayı, bir can kurtarmayı seviyoruz.

Çünkü o an duygularımız sel olup akıyor.

Ama "denetim" yapmayı, kurallara uymayı (!) pek sevmiyoruz.

Kolon kesilmesin diye uğraşmak, o binanın betonunu sulamak bize "sıkıcı" ve "angarya" geliyor. Kimse işini sessizce ve düzgün yapanı alkışlamıyor; ama enkazdan can çıkaranı herkes alkışlıyor. Oysa gerçek vatanseverlik, sadece enkaz başında ağlamak değil; o enkaz hiç olmasın diye o binayı sağlam yapmaktır.

Aynı "şampiyonluk hatasını" toplumsal hayatımızın sessiz depremi olan "Bağımlılık" konusunda da yapıyoruz.

Bir gencin uyuşturucu veya sanal kumar bataklığına düşmesi, o evin 7.7 şiddetinde depremidir. Anne-babanın o manevi enkazın altında kalmasıdır.

Biz ne yapıyoruz?

Sadece sonuçla kavga ediyoruz.

Oysa çözüm, o genç düşmeden önce, daha yolun başındayken gizli.

Bir çocuğun cebine spor lisansı koymak... İnanın bedava.

O lisans sadece bir kağıt parçası değil; o çocuğun enerjisini sokağın karanlığına değil, minderin, sahanın disiplinine dökmesi demektir.

Bir gencin eline 'oku' diye bir kitap tutuşturmak...

Bir paket sigara parası bile değil.

Ama o kitap, o gencin zihnine örülen en sağlam kalkandır.

Hele o genci karşına alıp, bir bardak tavşan kanı çay eşliğinde; 'Evlat, nasılsın? Gözlerin dalgın bakıyor, canını sıkan bir şey var mı?' diye sormak...

İşte bunun maliyeti koca bir sıfırdır.

Cüzdanınızdan hiçbir şey eksiltmez.

Ama o bir bardak çay ve o iki kelimelik ilgi; o gencin ruhunda açılan, o zehir tacirlerinin sızdığı devasa boşlukları dolduracak kadar paha biçilemez bir hazinedir.

Biz maalesef bu 'b e d a v a' hazineleri elimizin tersiyle itiyoruz.

Peki ya iş işten geçtikten sonra?

O pırıl pırıl fidan, o zehirli ağa düştükten sonra onu geri getirmenin faturasını hiç hesapladınız mı?

O noktadan sonra harcanan paralar artık 'maliyet' değil, birer 'servet'tir.

Devletin kasasından çıkan milyonlarca liralık tedavi masraflarını geçtim...

Asıl bedel, parayla ölçülemeyenlerdir…

AMATEM kapılarında sabahlayan annelerin dinmeyen gözyaşıdır o bedel.

Mahkeme koridorlarında evladının kelepçeli ellerine bakıp, bir günde on yaş yaşlanan babaların çaresizliğidir. O genç bağımlı olduktan sonra onu hayata döndürmeye çalışmak, sadece ekonomik bir yük değil; aileyi, akrabayı, mahalleyi içten içe kemiren, bitmek bilmeyen bir ömür törpüsüdür. Biz o törpünün altına girmeden uyanmak zorundayız.

Gerçek Kahramanlık "Sıkıcı" Olandır

Gelin birbirimizi kandırmayalım.

Bataklık orada, mahallenin tam ortasında; sevgisizlikten, ilgisizlikten ve manevi boşluktan beslenerek fokur fokur sinek üretmeye devam ediyor.

Zehir tacirleri o bataklığın başında nöbet tutuyor.

Biz ise elimize almışız birer sinek raketi, sağa sola sallıyoruz.

Bir torbacıyı yakalayınca veya bir genci hastaneye yatırınca 'Mücadele ettik, başardık' diye zafer naraları atıyoruz.

Hayır efendiler!  Sinek öldürerek b a t a k l ı k  k u r u m a z.

Bunun adı mücadele değil; bunun adı kendi ekseni etrafında dönmektir, patinaj çekmektir. Tekerlek dönüyor, motor bağırıyor, efor harcanıyor ama araba bir milim ileri gitmiyor.

Çünkü biz bataklığı kurutmaya, yani o genci o boşluğa düşüren sebepleri yok etmeye odaklanmıyoruz.

Madem dünyanın en vicdanlı milletiyiz, o zaman bu vicdanı "kriz çıktıktan sonra" değil, "kriz çıkmadan önce" devreye sokmalıyız.

Artık sadece "Yara Sarıcı" değil, "Onarıcı" bir toplum olmak zorundayız.

Gerçek vicdan; Depremden sonra 100 bin çadır kurmakla övünmek değil, depremden önce o binaları çürük yapmamaktır.

Gerçek vicdan; Genç karakola düştüğünde "vah vah" demek değil, mahallede o genci zehirleyen boşluğu muhabbetle doldurmaktır.

Kimse "Bütçemiz yok, gücümüz yetmiyor" demesin.

6 Şubat’ta o beton blokları tırnaklarıyla kazıyan bu milletin gücü her şeye yeter.

Yeter ki enerjimizi "enkaz kaldırmaya" değil, "sağlam temel atmaya" harcayalım.

Gelin, bu yıl dönümünde kendimize dürüst bir söz verelim:

Bundan sonra merhametimizle yarışırken, tedbirde de dünya ligine çıkacağız.

Çünkü en büyük kahramanlık, hiç kimsenin burnu kanamasın diye sessizce işini düzgün yapmaktır.

Kalın sağlıcakla ve tedbirle….

BU HAFTAKİ KİTAP ÖNERİM

Kitap: Yarınki Türkiye  Yazar: Nurettin Topçu

Peki Neden Okumalısınız?

6 Şubat'ın hüznünü yaşadığımız şu günlerde, sadece binaları değil, "insanı" da yeniden inşa etmemiz gerektiğini hatırlatan, bizi bize anlatan bir başyapıt.

Bu toprakların yetiştirdiği büyük fikir adamı Nurettin Topçu; gençliği bir milletin tohumu olarak görür. "Beklenen gençlik, nefsini değil, milletini yaşatmak için yaşayandır" der. Yani bize; maliyeti en düşük ama getirisi en yüksek yatırımı, "İrade Eğitimini" anlatır.

Bu kitap; hem deprem sonrası manevi inşamız hem de gençlerimizi bağımlılık gibi tehditlerden koruyacak "önleyici aklın" reçetesidir.

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları
ss