HİKÂYE Bitmeden İNSAN Bitmez
HİKÂYE Bitmeden İNSAN Bitmez

Ömer Karataş
karatasomer@gmail.com -HİKÂYE Bitmeden İNSAN Bitmez
Bir sabah kalktınız ve fark ettiniz.
Her şey yerli yerindeydi. Ama siz yoktunuz.
İş vardı, sorumluluk vardı, koşturmak vardı.
Ama o koşturanın kim olduğunu sormayı çoktan bırakmıştınız.
Kimse bunu yüksek sesle söylemek veya ifade etmek istemez.
Ama neredeyse herkes bir gün bu hissin içinden geçer.
Aslında bu sorunun cevabı çok eski zamanlarda verilmiş:
İnsan, kendi hikâyesini kurabildiği süreceayakta durur.
Hikâyesi olmayan insan ise bir süre sonra savrulmaya başlar.
Bağımlılık alanında yıllardır çalışıyorum, emek veriyorum.
Bu süreçte en çok şunu öğrendim:Bir insanda ortaya çıkan o boşluk hissi, çoğu zaman bağımlılığın kendisi değil; bağımlılığa giden yolun ta kendisidir.
— — —
Şunu hiç düşündünüz mü — Kur'an-ı Kerim neden bu kadar çok kıssa anlatır?
Yüce Rabbimiz, bizlere doğrudan emir de verebilirdi.
Doğrudan hakikati de söyleyebilirdi.
Ama bunun yerine sayfalarca Hazreti Yusuf'u, Hazreti Musa'yı, Hazreti Eyüp'ü anlatır. Mevlânâ neden Mesnevî'yi bir felsefe kitabı olarak yazmadı?
Neden hikâye içinde hikâye kurdu o muazzam yapıyı?
Şehrazad neden her gece hikâyeyi tam bitmeden keser, sabaha bir uç bırakır?
Cevap hep aynıdır ve o cevap binlerce yıllık bilgeliğin özüdür: İnsan doğrudan hakikate tahammül edemez. Ama hikâyenin içinden geçerek hakikate varabilir.
Ecdadımız bunu çok iyi biliyordu.
Buna tahkiye sanatı diyorlardı hikâye anlatma sanatı.
Bunu sadece vakit geçirmek için yapılan bir şey olarak görmüyorlardı.
Onlara göre hikâye anlatmak, insanı insan yapan en temel eylemdi.
Bugün o bilgeliği büyük ölçüde unuttuk ve yerine klinik protokoller koyduk.
Ama bu değişimde neyi kaybettiğimizi pek sorgulamıyoruz.
Bağımlılık alanında çalışırken çok şey öğrendim uzun yıllar içerisinde.
Ama en derin öğrendiğim şey bir gencin ağzından geldi.
Bana dönüp şunu söyledi: "Abi, ben kim olduğumu bilmiyorum ki."
O an içime işledi. Ve bir köşede hiç çıkmadan kaldı.
Çünkü aslında her şeyi anlatıyordu.
Sonra düşündüm: Bu ülkenin gençleri Teknofest alanlarında destan yazıyor. Yerli insansız hava araçları uçuruyor, roket fırlatıyor, yapay zekâgeliştiriyor.
Dünya onlara gıptayla bakıyor. O gençlerin elinden bir şey çıkıyorsa, bunun tek sebebi var: Kim olduklarını biliyorlar. Bir hikâyeleri var. O hikâye onları ayakta tutuyor, ileri taşıyor.
Ve işte tam karşısında, aynı yaşlarda, aynı şehrin sokaklarında başka bir genç oturuyor. Zeki, hatta belki daha zeki. Ama kaybolmuş. Çünkü ona hiç kimse "senin bir hikâyen var" dememiş.
Mesele yetenek meselesi değildir. Mesele anlam meselesidir.
O genç, kendi hikâyesini kaybetmişti.
Belki de kimse ona o hikâyeyi hiç vermemişti.
Başkalarının gramerini kullanarak büyümüştü; başkalarının kavramlarıyla kendini tarif etmeye çalışmıştı. Ve o yabancı kalıplara sıkıştırdıkça kendini, daha da yitirmişti.
Kadim bilgeliğimiz bunu şöyle söyler: "İsmini koymadığın şey senin değildir." Adını koymadığın hikâye, senin hikâyen değildir.
Bağımlılık tam buradan başlar.
Anlam yitirildiğinde, hikâye kaybolduğunda insan o boşluğu dolduracak bir şey arar. O şey bazen madde olur, bazen ekran, bazen öfke.
Ama hepsinin altında aynı feryat vardır: Benim bir hikâyem yok.
— — —
Yaşanan bir hadise, hikâyeleştirilmediği sürece kalıcı bir anlam kazanamaz.
Sadece olup biter. Biter gider.
Bağımlılıktan gerçekten toparlayanları gözlemleyin.
Onların ortak özelliği şudur: Bir noktada kendi hikâyelerini yeniden yazmaya başlamışlardır. "Ben şuydum, başıma şu geldi, şimdi de buraya doğru gidiyorum" diyebilmişlerdir. Acılarına bir isim koymuşlardır. "Bu bir zayıflık değil, bu bir bağımlılık" diyebilmişlerdir. "Ben tembel değilim, ben yorulmuşum" demişlerdir. Düşüşlerine anlam vermişlerdir ve o anlam onları ayakta tutmuştur.
Kadim geleneğimiz bunu Peygamber kıssaları aracılığıyla yapar.
Sana Hazreti Eyüp'ü anlatır; yitirdiğin her şeyin bir sabahı olduğunu gösterir. Sana Hazreti Yusuf'u anlatır; kuyunun hikâyenin sonu olmadığını öğretir. Sana Hazreti Yunus'u anlatır; en karanlık derinliğin içinden bile bir çıkış sesinin yükselebileceğini fısıldar.
Sahi bu kıssalar neden bu kadar güçlüdür?
Çünkü onlar ham bilgi değil, yaşanmış ve anlam kazanmış hikâyelerdir. İnsan ruhu ham bilgiye değil, anlam kazanmış hikâyeye cevap verir.
Şimdi sana dürüst bir şey söylemem gerekiyor.
— — —
Bağımlılıkla mücadelede bugün kullandığımız dil bize ait değildir.
Başkasının kavram setiyle düşünüyoruz, başkasının gramerini kullanıyoruz.
Oysa kadim bilgeliğimizde bu mücadele için çok güçlü bir dil vardır.
Sabır var — sadece beklemek değil, direnişin en olgun hali olarak.
Tövbe var — klinik bir "yeniden başlangıç" değil, köklü bir dönüşüm kapısı olarak.
Şükür var — sıradan bir minnettarlık değil, varlığa yeniden anlam atfetmenin derin yolu olarak.
Teslimiyet var — zayıflık değil, egonun bırakılmasının verdiği büyük özgürlük olarak.
Bu kavramlar insana parça parça bakmaz.
Sadece beynine odaklanmaz, sadece davranışlarını düzeltmeye çalışmaz.
Duygularını, hayatına verdiği anlamı, kurduğu ilişkileri, inancını, Allah (c.c.) ile olan bağını ve kendi hikâyesini birlikte görür.
Bu, çok daha derin bir iyileşme sunar.
— — —
Şehrazad her gece hikâyeyi tam bitmeden keserdi. Sabaha bir uç bırakırdı.
Ben bunu her insanla çalışırken aklımda tutarım. Çünkü en büyük tehlike, hikâyenin bittiğini sanmaktır. "Artık olmaz, artık geçmez, artık ben bu adamım" demektir. Şehrazad ise adama her gece şunu söylüyordu aslında:
Yarın da var.
Biz bağımlılıkla mücadelede tam olarak bunu yapıyoruz.
Bir insanın içine "yarın da var" cümlesini, bir hikâye aracılığıyla, bir kıssa aracılığıyla yerleştirmeye çalışıyoruz.
Bu küçük bir şey gibi görünebilir. Ama değildir.
"Yarın da var" diyebilmek, umudun ta kendisidir.
Ve umut soyut bir his değildir — umut bir anlatıdır.
"Bu hikâye henüz bitmedi" diyebilmektir.
"Şu an bulunduğum yer, varacağım yer değildir" diyebilmektir.
— — —
Bu yazıyı okuyan sen, şu an hangi hikâyenin içindesin?
Belki çok ağır bir bölümde yaşıyorsun.
Belki etrafındaki birinin hikâyesi seni de içine çekiyor ve nefes alamıyorsun.
Belki yıllar önce kaybettiğin bir şeyin yasını hâlâ tutuyorsun.
Belki adını bile koyamıyorsun yaşadığına. Bir dil bulamıyorsun.
O noktada dur. Sadece dur.
Hikâyen bitmedi.
Ve biten her bölüm, yeni bir bölümün kapısıdır.
Bunu sana teselli olsun diye söylemiyorum.
Bunu binlerce yıldır anlatılagelen kıssaların, yaşanmış hayatların ve karanlıktan çıkmayı başarmış insanların tanıklığıyla söylüyorum.
Sen henüz en güzel bölümünü yazmadın.
Ömer Karataş
Kocaeli Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon Derneği Yönetim Kurulu Başkanı