Yaşlanmanın Değil, Yok Sayılmanın Hikâyesi
Yaşlanmanın Değil, Yok Sayılmanın Hikâyesi

Prof. Dr. Derya Berrak - Sosyolog - Arkeolog -Yazar
profdrderyaberrak@outlook.com -Yaşlanmanın Değil, Yok Sayılmanın Hikâyesi
Toplumun vicdanı bazen bir banka kuyruğunda üşür...
Sabah tam aydınlanmamıştır. Şehrin kaldırımlarında gece serinliğinin son kırıntıları durur. Simitçi tezgâhını yeni açmış, dükkân kepenkleri henüz uykulu bir gıcırtıyla kalkmaktadır.Bankanın önünde sessiz bir sıra uzar. Ömrün karşılığının ne kadar eksildiğini görürsünüz ve sonrası hüzün... Her ay gün ışımadan kuyrukta bekleyenlere dikkatle bakın. Ülkenin çalışmış, yorulmuş, susmuş, dayanmış hafızasının sıraya girdiğini görürsünüz. Her yüz çizgisi bir vardiya çıkışıdır. Titreyen her el, yıllarca tutulmuş aletin, imzalanmış evrakın, taşınmış yükün, yoğrulmuş hamurun, büyütülmüş çocukların izini taşır. Emeklilik tuzak mıdır? İnsan, gençliğinden başlayarak çalışarak karşılığını alacağına dair bir vaat ile büyütülür. Erken kalk, sabret, prim öde, üret, vergi ver, aileni geçindir, bir gün dinlenirsin. Sadece ekonomik bir sözdenbahsetmiyorum. Zira, fikrimce insanın hayata tutunma inancıburada çok daha önemlidir. Öyle ya, yolun sonuna gelindiğinde sistemin sesi değişir. Üretimin merkezinde duran insan, bütçenin kenarında duran bir kaleme dönüşmüştür... Emeğiyle değerli görülen beden, maliyetiyle tartılır hale gelmiştir... Yaşlanmak doğal bir hâl. Yok sayılmak ise toplumsal bir tercih... Türkiye’nin bugünkü emeklilik manzarası, insanın yaş aldıkça toplumun merkezinden usulca itilmesinin, sesinin kısılmasının, ihtiyacının ertelenmesinin, hafızasının değersizleştirilmesinin hikâyesidir. Emekli, çoğu zaman yaşlı olduğu için değil; artık daha az talep etmesi, daha az görünmesi, daha az konuşması beklendiği için incinir.Emeklilik huzurlu bir kıyı olmalıydı. İnsan çalışma hayatının gürültüsünden çekildiğinde, yıllarca ertelenmiş kendi sesine kavuşmalıydı. Sabah alarmı çalmadan uyanmak, çayı acele etmeden demlemek, bir kitabın sayfasında oyalanmak, torununun kahkahasına telaşsızca karışmak, eski bir dostla oturup hiçbir yere yetişmeden konuşmak… Bunlar lükssayılmamalı. Çünkü çalışarak geçen yılların en sade karşılığından başka bir şey değiller.
Fakat birçok emekli için pazar filesiyle fatura arasında sıkışmış ömür var. Kira artışıyla ilaç farkı arasında bölünen akşamlar var. “Bu ay hangisini eksiltsem?” diye soran mutfak var. İnsan yaşlılığında dinlenmek isterken yeniden hesap yapmaya başlıyor. Fileyi dolduramayan elde, eczane kasasında “bu ilacı sonra alayım” diyen kısık seste, torunu bir şey istediğinde cebini yoklayıp gülümsemeye çalışan dedenin yüzünde, kirayı ödedikten sonra mutfağın ışığını uzun uzun düşünen yaşlı kadının suskunluğunda görünüyor düş kırıklığı... Bir kefede maaş duruyor, diğer kefede hayat... Öte yandan neredeyse hiç konuşmadığımız bir şeyden bahsetmek istiyorum size. Yoksulluk sadece cebin boşalmasıyla mı başlar? İnsanın ihtiyacını saklamayı öğrenmesinden başlar bence. “İyiyim” cümlesini çok sık söyleyen yaşlılara dikkat edin. Çoğu kez kimseye yük olmak istemedikleri için susarlar. Bazen evlatlarından istememek için öğün eksiltirler.Torunlarının yanında mahcup olmamak için ceplerindeki bozukluğu yokmuş gibi yaparlar. Doktorun verdiği ilacı düzenli kullanamadıklarını söylemezler. Onur, yoksulluğun içinde sessizce direnişe dönüşür. Türkiye’de emekli yalnızca kendi hayatının yükünü taşımaz. Kendi aylığıyla kendi mutfağını döndürmeye çalışırken işsiz evladına destek olur, torunun okul masrafını düşünür, hasta eşinin ilacını hesaplar, evde açılan küçük gedikleri kapatır. Bu yüzden emekli yoksullaştığında evin iç dengesi, kuşaklar arasındaki güven, ailedeki dayanışma duygusu da zayıflar. Emeklinin eksilen alım gücü, çoğu kez bütün hanenin içine yayılır. Bir de kadın emeklilerin hikâyesi var. Gençliğinde sigortasız çalışmış, çocuk büyütmüş, hasta bakmış, yaşlı bakmış, ev içi emeği yıllarca ücret sayılmamış kadınlar... Bir toplumun görünür hayatını çoğu kez kadınların görünmeyen emeği ayakta tutar. O emek yaşlılıkta güvenceye dönüşmediğinde, toplum kendi annelerinin, ablalarının, eşlerinin, kız kardeşlerinin yıllarını eksik saymış olur. Dünyada durum nedir? Yaşlılık daha fazla hesap tablolarıyla konuşuluyor. Kaç kişi emekli olacak? Kaç kişi prim ödeyecek? Emeklilik yaşı kaç yıl artacak? Bütçe dengesi nasıl korunacak? Bu sorular elbette bütçe aklının soruları. Yine de insan ömrü tablolara sığar mı?
İşçinin belinde kalan ağrı, öğretmenin binlerce çocuğa bıraktığı iz, hemşirenin uykusuz geceleri, çiftçinin toprağa gömdüğü gençliği, annenin ev içinde görünmeden taşıdığı hayat hangi tabloda görünür? Sosyal politika görünmeyeni görmek için vardır. Gerontoloji, yaşlılığı yalnızca biyolojik gerileme olarak tanımlamıyor. Yaşlılığın sosyal ilişkiler, gelir, sağlık, bakım, kent yaşamı ve saygınlıkla birlikte düşünülmesi gerektiğini söylüyor. Sosyoloji, yaşlı insanın toplumdan çekilişini kişisel kader diye açıklamıyor. Dışlanmanın, yalnızlığın, yoksulluğun, hizmetlere erişememenin nasıl üretildiğine bakıyor. Feminist ekonomi, bakım emeğini evin içinde kaybolan doğal bir görev gibi görmeyip, toplumu ayakta tutan temel emek biçimlerinden biri olarak kabul ediyor. Örnekler çoğaltılabilir ve emeklilik bu yüzden yalnızca maaş meselesi değildir. Emeklilik gelir, bakım, barınma, sağlık, kent, aile ve onur meselesidir. Dünya yaşlanıyor. İnsan ömrü uzuyor, doğum oranları düşüyor, çalışan kuşaklarla emekli kuşaklar arasındaki denge değişiyor. Japonya’dan Avrupa’ya, Güney Kore’den Türkiye’ye kadar bütün toplumlar aynı büyük soruyla yüzleşiyorlar. Sahi, insan daha uzun yaşayacaksa, bu uzun ömür insan onuruna yaraşır biçimde nasıl yaşanacak? Bu soru yalnızca ekonomi sorusu değildir. Sosyolojinin, gerontolojinin, siyaset biliminin, şehir planlamasının, feminist ekonominin ve ahlak felsefesinin ortak sorusudur. Çünkü emeklilik, insanın üretimden çekildiği anda toplumun ona nasıl baktığını gösterir. İnsan çalışırken değerli, yaşlanınca maliyet sayılıyorsa, orada sosyal güvenlikten önce vicdan krizi vardır. Gençler açısından bakarsak, bugünün emeklisine nasıl davranıldığı, yarının çalışanına verilmiş cevaptır. Türkiye’nin ihtiyacı, emekliliği seçim vaatlerinin dar koridorundan çıkarıp yeni bir toplumsal saygı düzenine taşımaktır. Bu düzenin içinde yeterli gelir, güçlü sağlık hizmeti, erişilebilir bakım, güvenli barınma, yaşlı dostu şehirler, kadın emeğini gören sosyal güvenlik anlayışı, yalnızlığı azaltan mahalle politikaları ve kuşaklar arası dayanışmayı güçlendiren kültürel programlar bulunmalıdır. Emekli aylığı düzenin kalbi, saygın yaşlanma ise bütün bedenidir. Emeklinin ihtiyacı merhamet değil, haktır.