Çocuklar Neden Öldürüyor?

Prof. Dr. Derya Berrak - Sosyolog - Arkeolog -Yazar
profdrderyaberrak@outlook.com -Çocuklar, dünyanın bütün sabahlarıdır. Sabahları öldürürseniz, geri kalan her şey sonsuz bir gecedir
Atlas... İsmiyle dünyayı sırtında taşıyacağını sandığımız küçücük omuzların, aslında bizim çürümüşlüğümüzün altında ezilişini izledik. Bir çocuk, başka bir çocuğun elinden hayatını alıyorsa; orada ne sadece "ergenlik" ne de sadece "öfke kontrolü" vardır. Sadece bir çocuğun hayal kurma hakkının, diğerinin ise vicdan sahibi olma ihtimalinin aynı karanlık kuyuda, bizim ellerimizle boğulduğu büyük, sağır edici insanlık kaybı vardır. Sokaklarda ve okullarda akran zorbalığının ulaştığı vahşet boyutu, birkaç sorunlu çocuğun taşkınlığı değil; toplumsal bağlarımızın nasıl çözüldüğünü gösteren en net fotoğraftır. Çünkü çocuk dediğimiz şey geleceğin masum sembolü olmaktan öte bize bugünü gösterir. Çocuk neye maruz kalıyorsa onu büyütür, hangi dili duyuyorsa o dille konuşur. Modern dünya çocuklara paylaşmayı değil, hayatta kalmak için başkasını ezmeyi öğütleyen örtük bir müfredat sunuyor. Okul koridorları da dışarıdaki dünyanın sert, rekabetçi, sevgisiz dilinin küçük bir laboratuvarına dönüştü. Çocuk evde öfkeyi, ekranda mafyanın hukukunu, sokakta zayıfın nasıl ezildiğini görerek büyüyor; sonra biz o çocuk başka bir çocuğun hayatını kararttığında bunu “ergenlik hâli” diye, sosyoloji kürsülerinde “suça itilen çocuk” kibarlaştırmalarıyla hafifletmeye çalışıyoruz. Oysa günümüzde yaşananlar çoğu zaman “zorbalık” kelimesinin bile taşıyamayacağı kadar ağır. Ötekini susturmaya, yok saymaya; bazen açıkça yok etmeye varan sistemli bir şiddet biçimi. Akademik terminolojinin “antisosyal davranış bozukluğu” dediği şey de çoğu zaman tek bir çocuğun içindeki arızadan ibaret değil; bizim birlikte ürettiğimiz soğuk iklimin meyvesi. Çünkü bağın güçlü olduğu hiçbir yerde şiddet bu kadar kolay büyümez. Şiddet, çoğu zaman bağ olmayan, kurulamayan yerden sızar. Ancak biz meseleyi böyle görmeyi sevmiyoruz. Tekil fail anlatısını seviyoruz: “O çocuk zaten kötüydü.” “O aile bozuktu.” “O çocuk psikopattı.” Çünkü böyle konuşunca toplum rahatlıyor; sistem temize çıkıyor, kurumlar, yetişkin dili, ekranlar, sokak kültürü sorgudan kaçıyor. Hukuk “çocuğun suçundan aile otomatik suçlu olmaz” diyor. Kâğıt üzerinde anlaşılır; ceza kişiseldir. Fakat anne yüreğiyle yazıyorum bence hayatın içinde bu cümle, sorumluluktan kaçışa dönüşüyor. Çünkü aile çocuğun ilk toplumu, ev çocuğun ilk dilidir. Evde öfke normalleşmişse, aşağılamak güç sayılıyorsa, merhamet enayilik diye küçümseniyorsa; çocuk okulda bu dili sürdürdüğünde şaşırmak gerçeği kaçırmaktır. Buradaki meselenin aileyi cezalandıralım gibi kaba bir refleks olarak anlaşılmasını istemiyorum. Sadece sorunu kaynağından ele almak zorunluluğunu anlatıyorum. Bazı şiddet vakaları tek bir elin değil, biriktirilmiş ihmallerin, görmezden gelinen sinyallerin sonucudur. Bu yüzden kâğıt üzerindeki disiplin yönetmelikleri yetmez. Zorbalık da çoğu zaman sessiz başlar: dışlama, alay, küçük düşürme, dijital linç… Okulların “Psikososyal Destek ve Erken Müdahale” mekanizmaları kurması şarttır. Öğretmen yalnızca ders yetiştiren memur gibi bırakılmamalı; sınıfın duygu iklimini okuyabilen bir rehber olarak desteklenmelidir. Ceza refleksi yerine onarıcı adalet yaklaşımı yerleşmedikçe sorun bitmez. Çünkü fail, mağdurun acısıyla yüzleşmeden ceza aldığında dönüşmez; çoğu zaman sadece bilenir.
Öte yandan sokaklara baktığımızda yerel yönetimlerin çocukları sanatla, sporla, kolektif üretimle buluşturacak “Mahalle Akademileri” gibi yapılar kurmasının artık lüks değil zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Dijital dünyada şiddetin sıradanlaşmasına karşı ulusal ölçekte güçlü farkındalık çalışmaları yürütülmeli, ailelere pedagojik rehberlik verilmelidir. Unutmamalı, bir çocuğun başka bir çocuğun gözündeki ışığı söndürmesini engellemek yalnızca polisin ya da öğretmenin değil; o çocuğun eline oyuncak yerine nefret tutuşturan başta ailesi olmak üzere her yetişkinin sorumluluğudur. Başarıyı yalnızca notla, mevkiyle, kazanmakla tarif ettiğimiz sürece bu yaslı sabahlar bitmeyecek. Okulu dört duvar arasından çıkarıp vicdanın kalesine dönüştürmek, sokakları korkunun değil oyunun sahnesi kılmak zorundayız. Şiddet iletişim dili olmaktan çıktığı gün Atlaslar nefes alacak ve biz o zaman gerçekten insan olduğumuzu hatırlayacağız. Çocuklarınızı boşluğa bırakmayın; çünkü boşluğun ilk misafiri oyun değil, şiddettir. Mafya dizileri, suçun estetiğini cazip hale getirip çocukların zihnine “güç masalı” bırakıyor: kaba kuvvet karizma oluyor, tehdidin dili prestij kazanıyor, merhamet ise safdillik diye aşağılanıyor. Çocuk bunu hayat bilgisi sanıyor. Üstelik ekran dediğimiz şey yalnızca izlenen bir şey değil; tekrar edilen bir dil. Zamanla çocuk, hayatta kalmanın yolunu konuşmakta değil korkutmakta, ikna etmekte değil ezmekte arıyor. Çünkü ona her gün şu öğretiliyor: “Gücün varsa varsın.” Bu anlatılar, şiddeti sadece normalleştirmiyor; ödüllendiriyor. Kötülük, hızla yükselen bir merdiven gibi gösteriliyor. Sonra biz çocukların birbirini dışladığı, aşağıladığı, linç ettiği karanlık koridorlarda “bu çocuklar neden böyle?” diye soruyoruz. Cevap ortada: Çocuklar kötülüğe doğmuyor; kötülüğe alıştırılıyorlar. Şiddet, bir günde ansızın ortaya çıkmıyor; önce sözle başlıyor, bakışlarda, alayda an be an yer alıyor, ekranda romantize ediliyor, sokakta onay buluyor. Bugün bir çocuğun elindeki bıçak, yalnızca metal değil. O bıçakta evin dili var, “adam ol” diye bağıran öfke var, ekranın dili var; suçun karizma diye satılması var. O bıçakta okulun suskunluğu var; mahallenin boşluğu var, çocuğu sahiden tutacak bir alanın olmayışı var. Üzgünüm çünkü yalnızca suçu cezalandırıp bu dili değiştirmediğimiz sürece, faili çıkartıp yerine yenisini koyacağız. Çocuklarımızı boşluğa bırakmayalım. Çünkü boşluğu oyun değil, şiddet doldurur. Şiddet doldurunca da hiçbir çocuk sadece “çocuk” kalamaz.