Beni Gören Var mı?
Beni Gören Var mı?

Prof. Dr. Derya Berrak - Sosyolog - Arkeolog -Yazar
profdrderyaberrak@outlook.com -Beni Gören Var mı?
Geçen hafta, vizesiz gidilebilen puslu Balkan şehirlerinden birindeydik. Saraybosna’nın taş sokaklarında yürürken, Baş Çarşı’nın kalbinde küçük bir bakırcı dükkanının önünde durdum. İçeride, yüzü adeta çınar ağacının kabuğu gibi derin çizgilerle örülmüş yaşlı bir usta, elindeki çekici sabırla bakıra vuruyordu. Gözlüğünün tek camı çatlaktı; o çatlağın arkasından bakan yorgun ela gözlerinde sadece zanaatınındeğil, kuşaklar boyu aktarılan ruhun yansıması vardı. Şehrindaracık, taşları yüzyılların adımlarıyla cilalanmış sokağında zaman, bakırcı ustasının çekicinden çıkan "tın tın" sesleriyle akıyordu. Havada isli odun ateşinin, demli çayın ve dövülmüş metalin geniz yakan ama güven veren kokusu vardı. Ustanın dükkânı, sanki modern dünyanın gürültüsüne karşı kurulmuş son siper gibiydi. İzliyordum. Ansızın, sokağın sakin ritmini bozan gürültü eşiğe çarptı. İrkildim. Aceleyle içeri giren genç adamın soluk soluğa kalmış hali, dükkânın dingin havasına kaba bir müdahale gibiydi. Hızlı adımlara karışan hırıltılı nefes, dükkândaki asırlık sükuneti cam kırığı gibi kesti.Avucunda sıkı sıkıya tuttuğu parlak, soğuk camlı telefonun ekranı aniden cayırtılı, metalik ve içinde zerre şefkat barındırmayan keskin bildirim sesiyle titriyordu. Ses öylesineyabancı, ruhsuzdu ki; tavanda asılı duran ibrikler sustu, dükkânın isli duvarları geri çekildi. Usta, havada asılı kalan çekicini, yavaşça örsün kenarına indirdi. Çatlak gözlüğünün arkasındaki yorgun ela gözlerini telefona diktiğinde, küçücük cihazdan çıkan tek saniyelik sesin, bin yıllık zanaatın kapısına kilit vurmaya gelmiş cellat kadar soğuk olduğunu anlamıştık.Genç adamın yüzündeki donuk telaş ile ustanın yüzündeki sessiz keder bir saniyeliğine buluştuğunda aklıma yıllar önce yazdığım Kelebek Kayalığı isimli kitabımda yer alan bir cümle geldi: “Hayat Mozart’ın müziğini bile zil sesi yapıyorsa bize neler yapmaz?” İçerisi buz kesti...Konuşulanlardan anladığım kadarıyla ülkedeki lojistik devinin algoritması, ustanın yıllardır güvenle mal aldığı eski tedarikçiyi bir saniyede silip atmıştı. Sebep: Düşük verimlilik puanıydı. Kararı veren, bakırın dilinden anlayan dost ya da ustanın emeğine şahitlik etmiş insan değildi. Karşısındaki güç; dükkândaki is kokusunu bilmeyen, çekicin metalle buluştuğu ritmi duymayan, saniyeler içinde sadece rakamları öğüten ruhsuz bir yazılımdı. Yaşlı usta, "Durun, bu bakırın bir canı var!" diye haykırabileceği bir çift göz aradı; ama sadece telefonun donuk camına yansıyan kendi mahzun yüzünü gördü. Sosyolojik bir kırılmanın eşiğindeyiz: Toplum artık bireylerin iradesi yerine verilerin diktasıyla şekilleniyor. Artık sorun işlemci hızlarından çok, yüzyıllardır bildiğimiz egemenlik anlayışının yerini, kimsenin hesap veremediği algoritmik hiyerarşiye bırakmasıdır. Dünya bugün, tarihin gördüğü en rafine, en görünmez istilayla karşı karşıya: Dijital Sömürgecilik.
Eskiden imparatorluklar, toprakları zapt etmek için ordularını sınır boylarına yığardı. Şimdikiler ise kapımızı çalmadan, her sabah attığımız adımdan klavyedeki en mahrem dokunuşumuza kadar ruhumuzun her zerresini veri merkezlerine hapsederek geliyorlar. Yoksa artık bizler özgür yurttaşlar değil, ham maddesi bizzat kendi mahremiyeti olan modern zaman veri işçileri miyiz? Bu yeni sınıfsal yapıda güç;devasa sunuculara, onları yöneten kodlara mı ait? Beni endişelendiren, yarının ahlakını, adaletini, toplumsal normlarını veriye sahip olanın çizmesi... Eğer kendi teknolojik pusulamızı, değerlerimizle yoğrulmuş duruşu sergileyemezsek; yarın sokağımızdaki adaleti bile okyanus ötesindeki bir sunucunun keyfinden dilenmek zorunda kalacağız. Dünya bugün üç büyük uçuruma bölünmüş durumda. Bir yanda, her şeyi verimlilik potasında eriten ve insanı sadece veri noktasına indirgeyen teknoloji iştahı; diğer yanda, insan onurunu korumaya çalışan ama devasa çarkların arasında yorgun düşen cılız etik barikatlar... Ufukta, toplumu duygusuz bir satranç tahtasına çeviren buz gibi metalik disiplin. Bu kavga sadece uzak başkentlerin koridorlarında yaşanmıyor; bu kavga, akşam eve gidip çocuğunuzun saçını okşadığınız anın veriye dönüşüp dönüşmeyeceği, şefkatin bir algoritma tarafından gereksiz ilan edilip edilmeyeceği kavgasıdır. Asıl korkutucu olan, makinelerin bir gün bizden daha zeki olması değil; bizim bir gün o makineler gibi hissizleşmemiz, rasyonalite uğruna merhameti ve toplumsal bağlarımızı terk etmemizdir. Eğer algoritmanın soğuk çıktısı, bir insanın kalbindeki sızıdan daha "meşru" görülmeye başlanmışsa, insanlık onurunu dijital laboratuvarlarda çoktan kurban etmişiz demektir. Sorun hiçbir zaman kodlar, kablolar ya da bu dünyada kararları kimin vereceği değil, bundan bahsetmiyorum. Kararların içinde insan kalıp kalmayacağını merak ediyorum. Bir gün makineler düşünmeyi bizden daha iyi yapabilir. Ancak eğer bizler hissetmeyi bırakırsak, işte o gün insanlık kendi vazgeçişiyle yok olacaktır. Makineler dünyayı kusursuzca hesaplayabilir, ama sadece bir insan onu hissedebilir. Ve dünya, hissetmeyi unutanların elinde ancak bir buz çölüne dönüşür. 2026’da ihtiyacımız olan şey daha iyi teknolojiler değil. Birbirimizin yüzüne bakabilme cesareti.Bazen insanı ayakta tutan şey sistem değildir. Tek bir cümledir:
“Seni görüyorum.”