Sınırın İhlali: Pedagojik İflas
Sınırın İhlali: Pedagojik İflas

Prof. Dr. Derya Berrak - Sosyolog - Arkeolog -Yazar
profdrderyaberrak@outlook.com -Sınırın İhlali: Pedagojik İflas
Modernitenin sığ özgürlük illüzyonuna kapılıp çocukluk ile yetişkinlik arasındaki hayati zarı, yırtıp attık. Karşımızda duran tablo, ebeveyn merhametinin toplumsal cinnete, pedagojik nezaketin ise kurumsal zaafa dönüştüğü karanlık kavşaktır.
Sabahın ilk saatlerinde okul koridorları hep aynı kokar: ıslak paspas, tebeşir tozu ve aceleyle içilmiş çayın buğusu… Işık henüz tam yerleşmemiştir camlara; sınıfların içinde yarım kalmış bir rüya dolaşır. Kimse dersin ortasında ölümün de konuya dâhil olacağını düşünmez. İnsan, büyük cümlelerin içinde ölmez çünkü, küçük planların arasından ansızın çekilip alınarak getirilir ölüm. “Akşam eve dönünce…” diye başlayan düşünceler yarım, öksüz bırakılan çocukların boynu bükük kalır. 2 Mart sabahı Fatma öğretmen, adımlarını o tanıdık kokuya, yarım kalmış sabah rüyasına doğru attı. Belki çantasındaki son sınav kağıtlarını, belki teneffüste meslektaşına söyleyeceği önemsiz bir cümleyi taşıyordu. Fakat hayat, onun için ders programındaki bir konuyu değil, en soğuk gerçeği seçti. O gün dersin en sıradan yerinde, hayata dair temel bilgileri fısıldarken; naif "akşam eve dönünce" planı, bıçak darbesiyle dağılıverdi. Sınıfta, öğrencilerin gözlerinin önünde, kendi öğrencisi tarafından bıçaklanarak hayatını kaybetmek cinayete kurban gitmekolarak konuşuluyor. Bence bu olay pedagojik ve idari bir iflastır ve bu yönüyle daha çok tartışılmalıdır. Çünkü okul, çocuğu hayata hazırlayan eşik olmalıdır; hayattan koparan bir uçurum değil. Tanıdık tebeşir kokusuna, geniz yakan metalik kan kokusu karıştı. Canım yandı, aklım almadı. Öğretmen son nefesini sınıfta verdi. Varoluşsal bir perspektifle bakıldığında; kıyamadığımız her çocuk, aslında kendi narsisizminin zindanına mahkûm ettiğimiz birer trajedi kahramanıdır. “Aman özgüveni kırılmasın” diyerek çocukların hatalarına karşılık ürettiğimiz mazeretler zihinlerde : “Ben yaparım ve bana bir şey olmaz” şeklinde kodlanır ki; bu çok tehlikeli bir yanılsamadır. Bedelsizlik duygusu büyüdükçe vicdan küçülür. Çocuk, dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanır; oysa dünya, başkasının hakkı üzerine kurulu bir dengedir. Bir başkasının canı, başkasının emeği, başkasının sınırı vardır. Sevgi, her istediğini yapmak değil; o sınırı öğretmektir. Çocuğun dünyasında "hayır" kelimesi, dış dünyanın nesnel gerçekliğinin ilk onayıdır. Sınırı olmayan çocuk, boşlukta asılı kalan ruh gibidir; tutunacak bir duvar bulamadığı için çarpacak beden arar. Onlara "her şeyi yapabilirsin" dediğimizde, "hiçbir bedel ödemeyeceksin" mesajını verdik. Oysa insan, bedelini ödemediği hiçbir eylemin öznesi olamaz.
Küçükken hiçbir hatasının bedelini ödemeyen çocuk, aslında felaketle sonuçlanacak bir yetişkinliğe hazırlanıyor demektir. Bugün o bıçağı tutan el; yaptığı şeyin nereye varacağını düşünemeyen, vicdanın sesini değil sadece öfkesini dinleyen ve ne yaparsam yapayım yanıma kâr kalır yanılgısına hapsedilmiş anlayışın kurbanıdır. Bu trajedi aniden olmadı. Evdeki küçük susuşlarla başladı. “Çocuktur yapar” diye geçiştirilen ilk öfke patlamasıyla, öğretmene yöneltilen ilk saygısız bakışla, hatanın üzerini örten ilk veli savunmasıyla büyüdü. Medyada şiddetin güç gösterisi gibi sunulmasıyla beslendi. Okulların mahremiyetini kaybetmesiyle cesaret buldu. Öğretmenin kürsüsü, cerrahın ameliyathanesi kadar steril, yargıcın makamı kadar dokunulmaz olmak zorundayken, okullar; herkesin elini kolunu sallayarak girip çıktığı, kuralların esnetildiği yarı kamusal alanlara dönüştü. Öğretmen, velinin “müşteri” özgüveni karşısında yalnız bırakıldı. Disiplin kelimesi neredeyse ayıp bir kelimeye dönüştü. Oysa disiplin, çocuğu bastırmak değil; ona sınırın güvenliğini öğretmektir. Çerçevesiz resim dağılır. Bugün o resim dağıldı; öğretmenin kanı, bembeyaz olması gereken sınıfa sıçradı. Mesele artık sadece güvenlik sorunu değil; devletin ve toplumun "kamusal alan" tanımını yeniden yapması davasıdır. Okullar, fiziksel ve sembolik dokunulmazlık alanı ilan edilmelidir. Hiçbir sivil otorite, hiçbir ebeveyn, eğitimcinin kürsü dokunulmazlığını ihlal edemez. Bir öğretmen kendini güvende hissetmediğini söylüyorsa, buna rağmen sözü havada asılı kalıyorsa, orada yalnızca güvenlik zaafı değil, refleks eksikliği vardır. Okul, yeniden korunmuş bir alan olmak zorundadır. Kapısından içeri girenin kim olduğu bilinmeli, ziyaret ayrıcalık değil kurala bağlı bir hak olmalıdır. Sınıf, öğretmenin hâkimiyet alanıdır; bu alanın itibarı ve güvenliği tartışmaya açık olamaz. Öğretmene yönelen tehdit, bireysel bir mesele gibi ele alınamaz. Bu, toplumun geleceğine yönelmiş bir tehdittir. Hukukun dili burada tereddüt etmemelidir. Okul binaları; velinin "hesap sorduğu" değil, devletin "yasa koyduğu" mekanlar olarak rehabilite edilmelidir. Randevusuz her türlü giriş, mülke tecavüzden öte, kamusal huzura ve geleceğe saldırı olarak değerlendirilmeli , tavizsiz hukuki yaptırımla karşılanmalıdır. Bir toplum öğretmenini koruyamıyorsa, aslında hiçbir çocuğunu koruyamıyor demektir. Öğretmen, geleceğin zihnini emanet aldığımız kişidir. Onu yalnız bırakan sistem, kendi yarını sahipsiz bırakır. Şimdi bir evde bir sandalye boş. Bir sofrada bir tabak eksik. Bir sınıfta bir ses sonsuza dek susmuş durumda. Ama asıl mesele, bizim susup susmayacağımız. Eğer bu vahşeti birkaç gün konuşup sonra unutursak, bir sonraki felaketin zeminini ellerimizle hazırlamış oluruz. Şimdi mesele gözyaşını edebiyata dönüştürmek değil; edebiyatı iradeye dönüştürmektir. Çünkü bazı ölümler, toplumun kendine çizdiği sınavdır.
Okul içi yaptırımlar göstermelik olmaktan çıkarılmalı; rehberlik, psikolojik destek, disiplin mekanizmaları birlikte ve ciddiyetle işletilmelidir. Hata karşısında sonuç görmek, travma değil öğretidir. Sınır çizmek acımasızlık değil; çocuğu ileride ödeyemeyeceği bedellerden korumaktır. Sevgi ile sorumluluk ayrıldığında, geriye yalnızca şımarıklık kalır. Çocukluktan başlayarak vicdanabaşkasının hakkını nakış gibi işlemek zorundayız. Hakfikri zedelenirse, yerine güç ve cezasızlık duygusu yerleşir. Cezasızlık duygusu da şiddetin en verimli toprağıdır. En büyük restorasyon ailede, sessiz ev içlerinde, sevgi sandığımız büyük yalnızlıkların yaşandığı sofralarda başlamalıdır. Ebeveynler, çocuklarına "dur" demenin onları sevmemek değil, insanlaştırmak olduğunu anlamak zorundadır. Adaletin olmadığı yerde merhamet maraz doğurur. Eğer biz çocuklarımıza küçük hatalarının bedelini öğretmezsek, hayat onlara bu dersi telafisi olmayan bir gerçeklikle verecektir. Yaşanan bu son acı, bize en ağır dersini verdi: Sınırın bittiği yerde, insanlık da biter.