Türk unutmaz, bunu unutan kaybeder!
30 Ağustos milletimin ölüm ile hayat arasındaki en ince çizgide yeniden doğduğu gündür. O gün Anadolu’nun taşında, toprağında, suyunda, ekmeğinde biriken asırlık direnç, Kocatepe’nin şafağında top sesleriyle ete kemiğe bürünmüştür. 30 Ağustos, yalnızca bir düşmanın mağlubiyeti değil; Türk milletinin tarihe, dünyaya ve kendisine haykırdığı gündür: “Ben buradayım, varım ve var olmaya devam edeceğim!” O sabah Mehmetçik çarıksız ayaklarıyla kanlı taşlarda yürüdü. Sırtında yalnızca tüfeğini değil, vatanın namusunu taşıdı. Bir köy çocuğu mermi taşırken düştü kaldı. Bir ana, kucağındaki bebeğini aç bıraktı ama son lokmasını askere yolladı. Bir kadın, sırtında bebeğiyle dağ yollarını aştı, elinde mermisiyle cepheye koştu. Hepsi tarihe tek bir kelime yazdı: “Vatan sağ olsun.” 30 Ağustos, milletin zaferidir.; içinde komutanlarımızın. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün iradesi, İsmet Paşa’nın feraseti, Fevzi Paşa’nın sabrı elbette vardır. Ancak asıl imza, isimsiz kahramanlarındır: cepheye koşan köylünün, mermi taşıyan kadının, açlığına sabreden çocuğun, alnındaki teri silmeden geri dönmeyen yiğidin... Dedelerimizdi, nenelerimizdi ... Onlar, isimleri bilinmeyen ama ruhları bu milletin her adımına sinmiş kahramanlardı. Senin, benim, hepimizin geçmişleri yan yana, omuz omuza, soru sormadan, korkmadan savaştılar. Toprak oldular ki biz nefes alabilelim. Aç kaldılar ki geleceğe doyabilelim. Onlar gözlerini kapadılar ki gözlerimizi umutla açabilelim. İşte bu yüzden 30 Ağustos, yalnızca bir askeri zafer değil; nesilden nesile devredilen bir vicdan borcudur. Bu borç, yalnızca anmakla değil, yaşatmakla ödenir. Geçmişlerimizin, atamızın, nenemizin, dedemizin bizlere güveni inançları tamdı. Hepimizin ortak kutsal mirası olan bu zaferi yaşatacağımızı biliyorlardı. Muhtaç olduğumuz kudret unvanlarda, parada, güç sandığımız gelip geçici boş heveslerde değil. Muhtaç olduğumuz kudret inançta, zihnimizde, yürekte, o asil kanda ve içimizde ... Bizde!.. Bugün bizim sınavımız, o günkü Mehmetçiğin mermisi kadar ağırdır. Adaleti çiğner, kardeşliği yitirir, ortak değerlerimizi unutursak; bilin ki düşman kapımızda değil, içimizdedir. Zaferin anlamı bence özümüze dönmek, sofrada ekmeği bölüşmek, okulda umudu diri tutmak, fabrikada alın terini kutsal bilmek, mahkemede adaleti yaşatmaktır. Zaferin anlamı farkındalıktır, ideal değer ve inançlarımızı aklın merkezine koyabilmektir. Bunu da halk için, halkla birlikte milletin iradesini yalnızca sandıkta değil, sofrada, okulda, üretimde, adalette yaşatmak yoluyla başarabiliriz. Halkçılık, “halk” kelimesini kuru bir kalabalığa indirgemez; ortak kaderin, ortak emeğin, ortak değerlerin adı yapar. Halk, yalnızca nüfus değildir; vicdandır, dayanışmadır, umuttur. Milliyetçilik de bu umudu, bu vicdanı, bu dayanışmayı millet kimliğiyle yoğuran iradedir. Bugün zaferi yaşatmak demek, halkla millet arasındaki bu bağı diri tutmak demektir. Bu bağ yalnızca hatıralarla değil, bilinçle güçlenir; çünkü farkındalık soyut bir duygu değil, somut iradedir. Toplum, bilinci üç temel adımla yaşatır: hak aramak, hak etmek ve önlem almak. Zaferi yaşatmanın bugünkü dili de budur. Örneğin deprem korkumuzun nedeni aslında fay hatlarında değil, kendi zaaflarımızdadır; yattığımız evlere güvenmiyoruz, çünkü bilimden, denetimden, liyakatten uzaklaştık. İnsanımız, hangi fayın kırılacağını öğrenmek yerine, “hangi kâhin haklı çıkacak” diye tartışıyor. Jeologların sözleri, tıpkı futbol takımı tutulur gibi taraflara ayrılarak dinleniyor. Oysa bilim tarafsızdır; yalnızca hakikati söyler. Bizse araştırılan söylenen hakikatleri çoğu zaman anlamak için değil, kendi önyargımıza destek bulmak için cımbızla çekiyoruz. İşte asıl utanç budur: Felaketlerde bile öğrenmek için değil, ayrışmak için çabalıyoruz. Oysa zaferi yaşatmak, yalnızca savaş meydanlarını değil; bilimi, aklı ve merakı sahiplenmektir. Okumayan, araştırmayan, merak etmeyen bir millet, ne kadar kahramanlık hikâyesi anlatsa da yarınını inşa edemez.
Politika yapıcılarının ve yerel yönetimlerin sorumluluğu elbette büyüktür; fakat millet de hakkını sormayı, hesabını aramayı öğrenmedikçe zafer ruhu eksik kalır. Çünkü halkçılık yalnızca halk için değil; halkın bilinçle kendi hakkını talep edebilmesiyle mümkündür. Unutmayalım: Bir yanımız sanatla, bir yanımız bilimle aydınlanmadıkça, üçüncü yanımız üretimle güçlenmedikçe milletimiz tam anlamıyla bağımsız olamaz. Gerçek bağımsızlık yalnızca siyasi sınırlarla değil, aklın, emeğin ve vicdanın özgürlüğüyle mümkündür. Bilmeliyiz ki, haksızlıkla ve kolaylıkla elde edilen her şey; geleceğimizin, özgürlüğümüzün, bağımsızlığımızın, evlatlarımızın hayatı ve torunlarımızın gözyaşları karşılığında ödenen ağır bir bedeldir. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenler, o yılanın gün gelip kendi yuvalarını da saracağını göremeyenlerdir Vatan yalnızca cephede değil, hayatın bütün damarlarında savunulur: adalette, merhamette, üretimde, bilimde, vicdanda... Çünkü unutan kaybeder! Zafer yalnızca geçmişte kazanılmış bir miras değil; bugünümüzün iradesi, yarınımızın teminatıdır.
“Zafer, zafer benimdir diyebilenindir. Başarı, ‘Başaracağım’ diye başlayıp sonunda ‘Başardım’ diyebilenindir.”
30 Ağustos işte bu inancın, bu kararlılığın, bu direncin adıdır. Bu direnç sonsuza dek milletimizin damarlarında akmaya devam edecektir. Bugün bizim bayramımız, küllerimizden doğduğumuz gün. Gururla, coşkuyla, farkındalıkla, bilinçle kutluyoruz. Bakmayın ayrışmış görünme safsatalarımıza, içimizde hep birlikte her an omuz omuza küllerimizden defalarca doğacak gücü taşıyoruz. Bugün 30 Ağustos. Tarihimize, geçmişimize, değerlerimize yan yana sahip çıkıyoruz. Bu vatan bizimdir! Bu zafer bizimdir! Bu gelecek bizimdir! Türk unutmaz, bunu unutan kaybeder!
Yorumlar
Kalan Karakter: