"Kendilik Bilinci"nin Kültürel Kökenleri Nelerdir ?
Mücahit Demir

Mücahit Demir

Araştırmacı Yazar

"Kendilik Bilinci"nin Kültürel Kökenleri Nelerdir ?

“Bugünün dünyasında toplumların, hangi değerler sistemi doğrultusunda kendilerini inşa etmeleri gerektiği konusunda emperyal merkezler karar veriyor. Emperyalizm, yalnızca ekonomiye dayalı değil, aynı zamanda ırkçılığa, ideolojiye ve kültüre de dayalı olarak hareket ediyor. Sömürgeci dayatmalar, halkları kendi kimliklerine yabancılaştırdığı gibi kimlikleri sömürgeciler tarafından belirlenen toplumlar, kendi kültür ve uygarlık dünyalarından koparılıyor. Hayatın her alanında kimlik başkalaşmalarını, karşıtlıklarını, gerilimlerini kültürel sömürgeciliğe maruz bırakılan ülkemizde bütün boyutlarıyla bu yaşanmakta ve kendi özünden halkımız günden güne uzaklaştırılmaktadır.

Bizim toplumumuz ve diğer İslâm toplumlar, statükolara sıkı sıkıya bağlı kaldıkları için, geleneklerini bağnazca sürdürdüğü için kendi tarihimizi yeniden yapamıyor, biçimlendiremiyoruz. Yeni sorgulamalar, eleştiriler, yapma ihtiyacı duymayan toplumlar, tek boyutlu bir kültür ve tek boyutlu bir tarih anlayışına kendi kendini mahkum ediyor.

Kabile, milliyet, mezhep asabiyetleri aşılmadığı takdirde İslâm toplumu inşa edilemez. İnsanların, ortak insanlık değerleri temelinde, evrensel anlamda hiçbir ötekileştirmeye maruz kalmaksızın tanınmaları ahlâkî şiarımız olmalıdır. Yaptığımız şeyleri koşulların gereği olarak yapıyorsak, yaptıklarımızın bir anlamı yok demektir. Yaptıklarımızı bütün bir gönlümüzle, bütün bir varlığımızla ve bilinçle yaptığımızda, bir kendilik bilinci içerisinde yaptığımızda, yaptıklarımızın bir anlamı olabilir. Koşulların dili, sesi, insanı olduğumuz için hakikatin diline, sesine, insanına yabancılaşıyoruz. Ne pahasına olursa olsun, hakikatin sesi, dili, vicdanı olmak isteyen, bu yolda durup dinlenmeksizin samimi çabalar harcayan insanlar artık “meczup” nazarıyla dışlanabiliyor. Çıkarlarına, elde edeceği menfaatlerine göre hareket tarzı belirlemek, ahlâkı yok saymak demektir.

Kaderci kültürümüz bizi düşünmekten, sorgulamaktan ve yeri gelince sorumluluk alarak insiyatif kullanmaktan alıkoymakta bu da çok büyük toplumsal gerilemelere sebep olmakta, herkesin kendisini düşünerek yaşamasına neden olmakta ve ortak yaşama ve ortak bilinç yeterince belirlenip ortaya konulamadığı için toplumsal birlik ve ulusal hedefler doğrultusunda çaba istenildiği oranda gerçekleştirilememektedir. Kendi eylemlerimizin bilincinde olduğumuzda, eylemlerimizin bir anlamı olur. Bilincin direnişini gerçekleştiremeyenler, hayatın hiçbir alanında bağımsız bir tercihte bulunamayacağı ne yazık ki, unutuluyor. Karşı karşıya olduğumuz çelişkiler, yabancılaşmalar, kültürel sığlık nedeniyle sorulması gereken soruları sormuyor, yapılması gereken sorgulamaları yapamıyor, yazılması gerekenleri zamanında yazamıyoruz. Müslümanları ne ara kapitalizmle, kapitalist hayat tarzıyla bu kadar sıkı fıkı olduğunu sorun edilmiyor, içgüdülere indirgenmiş bir hayat tarzını, anlayışla karşılanabiliyor. İnsanî ilişkilerde, sosyal ilişkilerde tayin edici değerler birer birer yok olmasına göz yumulabiliyor. Maddileşme, bireycilik, tüketicilik, modern hayat tarzı insanları korkunç yalnızlıklara, anlık sahte mutluluklara sürüklüyor. Yalnızlıklara sürüklenenler çareyi bir tür nihilizmde arıyor. Bireycilikler iletişimsizlikleri büyütüyor, herkes yalnız kalabalıklar dünyasında bir başına yaşamak zorunda kalıyor. Günümüzde genç kuşaklar nesneleri, eşyaları kullanmak yerine onlara tapıyor. Koşullar, çıkarlar, belirsiz karakterler ve onursuzluklar üretiyor. Gençlere en büyük yeteneğin çok para kazanma yeteneği olduğu öğretiliyor, telkin ediliyor. İnsanlar, sahip oldukları maddi değerlerle, parasal değerlerle ölçülüyor.

Bizler, daha çok geçmişle ilgilendiğimiz, geçmişe yoğunlaştığımız için maalesef yeni bir zamanı, yeni bir düşünce hareketini, yeni bir tartışmayı, yeni bir entelektüel, hareketi başlatamıyoruz. Bu şartlar altında İslâmî entelektüel hayatın, İslâmî bilgi sorununu, İslâmî bilgi anlayışını gündeme, hayata, tarihe kazandırması çok hayatî, çok onurlu bir sorumluluktur. Bizler yaşadığımız dünyayı, tarihi, hayatı, İslâmî bilgi bilinci doğrultusunda tanımlamak, yaşamak, çözümlemek zorundayız. Allah’ın yardımına istihkak kazanabilmek için bizlerin samimi ve duyarlı Müslümanlar olarak Allah’ın(cc) dinine yardım etmemiz vazgeçilmez görevimizdir. Yeryüzünden küfrü, ilhadı, fesadı kaldırabilmek için İslâm’ın siyasal bir düzen biçiminde tarihe katılması gerekir. Bizler, Müslümanlar olarak, yeryüzünün ıslah edilmesi, fesadın ortadan kaldırılması, iyiliklerin bütün boyutlarıyla yaşatılması, kötülüklerin yasaklanması, ahlâkî ilkelerin temel ilke haline getirildiği bir toplum inşa etmek üzere yeryüzünde bulunuyoruz. İlâhî ufuklar içerisinde, ahlâkî bir hayat tarzını, dünya görüşünü ilke hâline getirenler için “ötekiler” yoktur. Her ötekileştirme girişimi büyük bir ahlâksızlık içerir.” [ Yeni Bir Zamanı Başlatmak / Atasoy Müftüoğlu ]
 

"Kendi nefsiniñ ‘illetin bilmeyen insân degüldür
Hem rûhınıñ hakikatın bulmayan insân degüldür

İnsân gelür hayvân gider İblîs anı turmaz yider
‘Aşk-ıla cümle ‘âleme tolmayan insân degüldür

Gerekse okusın yazsın gerek seyyâh olup gezsin
Bu tevhîdiñ deryâsına talmayan insân degüldür

Şeri‘atı bildim diyen tarîkatı buldum diyen
Hakîkatıñ güllerini yolmayan insân degüldür

Çün buyurdı Hayrü’l-beşer mûtû kable en-temûtû
Ölmedin öñ bunda iken ölmeyen insân degüldür

Daşı fenâ-ender-fenâ içi bekâ-ender-bekâ
Sırrı likâ-ender-likâ olmayan insân degüldür

İrenler tevhîd-i zâta câmi‘ olur her sıfâta
Bu sırrıñ tahtına sultân olmayan insân degüldür

Tıfl-ı ma‘nî zikr-i kalbî pir yüzinden tahsîl idüp
Sır ilinde kalb-i selîm bulmayan insân degüldür

Ümmî Sinân bu tevhîdiñ hakîkatın söyler yine
İmân-ı tahkîk es-selâm bulmayan insân degüldür"