TÜRKLERDE ASKERÎ MÛSIKÎ!

Askerî mûsıkî dünyada ilk defa Türklerde, savaş meydanında düşmana korku salmak için ve hususi günlerde devletin başı için icrâ edilmiş ve hâkimiyetin sembolü sayılmıştır.

TÜRKLERDE ASKERÎ MÛSIKÎ!
21 Eylül 2021 - 01:26
Türklerde askerî mûsıkî geleneğine ilk defa Orhun Kitabeleri'nde rastlansa da Hunlardan beri, yâni asg. 2.000 yıldır varlığı bilinmektedir. Askerî mûsıkî dünyada ilk defa Türklerde, savaş meydanında düşmana korku salmak için ve hususi günlerde devletin başı için icrâ edilmiş ve hâkimiyetin sembolü sayılmıştır. Savaşarak devlete toprak kazandıran beylere sembol olarak tuğ, sancak, zil ve davul gönderilirdi. Anadolu Selçuklu Hükümdarı II. Gıyâseddin Mesud, fethettiği topraklar için Osman Gazi’ye mükafat olarak beylik ünvânı vermiş, tuğ ve mehterân göndermiştir. Gönderilen mehterân “Tabl-ı Âlî-i Osman” ünvânıyla ilk konserini Osman Gâzî ve obasına vermiştir.

En büyük mehter 9 katlı (tuğ ve enstrüman sayısı 9’ar adet) sadece hükümdar mehterânında olurdu.

Mehter önceden günde beş defa namazlardan önce nevbet vururken (yâni mûsıkî icra ederken), II. Mehmet döneminden itibaren sadece ikindi namazlarından önce vurulmasına karar verildi. Mehter bunun dışında cülus merasiminde, kılıç alaylarında, zaferlerde, pâdişah âilesinin doğum ve sünnet düğünlerinde, barış zamanında mehter yerinde, seferde padişah otağı önünde nevbet vururdu. Mehter başı (ağası) nevbeti idare eder, icrâ edilecek âsarı dinleyicilere duyurur en sonunda dûâ ederek (gülbank) bitirirdi.

Mehter, ilk kurulduğu zamanlarda nevbet vururken çember vaziyetini alırdı, bilahare bu değiştirilerek hilal şekline karar verilmiş ve bu hâliyle günümüze kadar muhafaza edilmiştir.

Mehterân hareket ederken, sağ adımla başlanır ve üç adımda bir durularak önce sol sonra sağ taraf selamlanır ve bu şekilde devam eder.Yâni bâzı kötü niyetlilerin ifade ettiği gibi “İKİ İLERİ BİR GERİ” adımlar sadece onların beyinlerinde vardır!..

1828'de Yeniçeri Ocağı’nın II. Mahmud tarafından lağvedilmesiyle birlikte mehterhâne de ortadan kaldırılmıştır. II. Mahmud’un bu adımı anlaşılabilir, çünkü çocuk yaştayken gözlerinin önünde amcası III. Selim, isyan eden, artık zıvanadan çıkmış yeniçeriler tarafından hunharca katlediliyor. Lâkin yeniçeri kışlasının yakılması sırasında yüzlerce yıllık mehter mûsıkîsi repertuvarı da yanarak yok oluyor, dolayısıyla günümüzde icrâ edilen mehter mûsıkîsi içinde daha önceden gelen eser sayısı bir elin beş parmağını geçmez. Mehterin yerini bu tarihten sonra Avrupa’dan getirilen Giuseppe Donizetti vd. müzisyenlere kurdurulan askerî bando müziği almıştır. 1914 yılında Enver Paşa’nın emriyle Mehterân-ı Hâkâniye adıyla tekrar kuruldu, 1935 yılında tekrar kaldırıldı ve 1952 yılında askerî müze bünyesinde tekrar kuruldu.

Günümüzde bunun dışında meselâ Kültür Bakanlığı bünyesindeki Tarihi Türk Müziği Topluluğunun da bir mehterân grubu vardır. Bazı belediyeler tarafından kurulanlarla birlikte sayı artmıştır, lâkin umumiyetle olduğu gibi “keyfiyet” gidiyor “kemiyet” kalıyor maalesef. Aynı düğün organizasyonlarının oyuncağı haline gelen semâ törenleri gibi….

Merhum Prof. Dr. Erol Güngör’ün kitabından alınan kısa bölüm:

“Kültür unsurları uzun yılların maksatlı tahribat veya sırf ihmali yüzünden hakikaten “eski” olmuşlar ve milletin yeni hayatiyle ilgilerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Biz bugün askerî müzik olarak II. Mahmud döneminde kaldırılan mehteri aynen alıyor ve Avrupa bandosundan daha çok benimsiyorsak bu demektir ki, aradan geçen yüzelli yıl içinde askeri müziğimizde zerre kadar gelişme olmamıştır. Tarihten bildiğimize göre, ilk Osmanlı sultanlarının kapısı önünde çalınan mehterle, meselâ 17. Yüzyıl mehteri arasında büyük fark vardır, bu da sırf kültürün devamlılığı sâyesinde olmuştur.”

Burada anahtar kelime yine “kültürün devamlılığı”, yâni geçmişle irtibat koparıldığında eskiye dönmek ve tekrar hissedebilmek için çok daha fazla çaba sarfetmek gerekiyor. Halbuki Erol Güngör’ün ifade ettiği gibi kopukluk olmasa ve hâdiseler tabii akışında cereyan etse zaten değişerek devam edecekti. Bunu kültürün bütün unsurlarında aslında görmek mümkün, meselâ dil, yazı, kıyafet, mûsıkî, folklor, mutfak kültürü ilh….

Mehter mûsıkîsi ile irtibat kopmasına rağmen halkın batı askerî mûsıkîsini pek sevmemesi ve daha çok mehter mûsıkîsine meyl etmesinin en mühim sebebi, bununla geçmişin ihtişâmı arasında kurulan münasebet ve muhabbet olsa gerek, yâni bize biçilen kıyâfet çoğumuza dar geliyor. Bu arada 19. Asrın ikinci yarısından itibaren yeni mehter marşları bestelenmiştir. En bilinenleri olarak Muallim İsmail Hakkı Bey'in "Gâfil ne bilir neşve-i pür şevk-i vegâyı" ve Münir Nûreddin Selçuk'un "Vur pençeyi Âlî'deki şemşîr aşkına" zikredilebilir.

YORUMLAR

  • 0 Yorum