KURU OT YİYECEĞİZ, AÇ KALACAĞIZ AMA NÜKLEER BOMBA YAPACAĞIZ

Bugünkü Hindistan, 18

KURU OT YİYECEĞİZ, AÇ KALACAĞIZ AMA NÜKLEER BOMBA YAPACAĞIZ

Bugünkü Hindistan, 18

KURU OT YİYECEĞİZ, AÇ KALACAĞIZ AMA NÜKLEER BOMBA YAPACAĞIZ

Bugünkü Hindistan, 18. Yüzyılın başlarında Pakistan, Bangladeş, Burma, Afganistan, Nepal, Singapur ve Siyam ülkelerini  içine alan büyük bir kıta durumundaydı ve önemli bir İngiliz sömürgesi olarak genel vali tarafından yönetilmekteydi. 15 Ağustos 1947’de Hindistan ve Pakistan iki ayrı devlet olarak bağımsızlıklarını kazandı ve Asya’nın bu iki ülkesi birbiriyle sürekli mücadele halinde tam üç defa savaştı.

Hindistan ve Pakistan, 1972 yılında her ne kadar saldırmazlık anlaşmasını imzalanmış olsa da Hindistan’ın 1974’te “Smiling Buddha” ismini verdiği nükleer bombayı patlatması bölgedeki dengelerin bir anda değişmesine yol açtı. Hindistan yapmış olduğu bu denemeyle, nükleer güce sahip olma hususunda Pakistan’ı adeta tetiklemişti.
İlk denemeden yaklaşık 24 yıl sonra Hindistan bu defa 150 mil menzilli ve bir ton nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip Rrithvi füzelerinin denemesini gerçekleştirdi. Bu sırada Pakistan da boş durmadı ve Çin ile yapmış olduğu nükleer işbirliği anlaşması kapsamında 1980 yılından itibaren zenginleştirilmiş uranyum üretmeye başladı. Geçmişte birbiriyle üç defa savaşan iki ülkenin birbirine karşı esnek olabilecek hiçbir tarafı yoktu. Pakistan bu duruma seyirci kalmadı ve nükleer güce sahip olmak için elinden ne geliyorsa yaptı.

Zülfikar Ali Butto, Pakistan’ın kararlılığını: “Kuru ot yiyeceğiz, aç kalacağız ama nükleer bomba yapacağız.” cümlesiyle vurgularken, uzun soluklu nükleer koşunun ilk adımını da böylelikle atmış oldu.

Pakistan nükleer araştırma  laboratuvarlarını ilk olarak 1976’da kurdu ve 6 yıllık süre içerisinde uranyum zenginleştirmeyi başardı. Nükleer güce giden süreçte işler son derece gizli yürütüldü. Çalışmalar için gereken ve Pakistan Ordusu’na verilmeyen birçok malzeme özel şirketler aracılığıyla ülkeye getirtildi.
Hindistan’ın 10 Mayıs 1998’de gerçekleştirdiği üç nükleer denemenin ardından Pakistan tarihi bir dönemece geldi ve dönemin Başbakanı Navaz Şerif, çok iddialı bir konuşma yaptı: “Üç günde biz de yaparız”. Nükleer deneme ya şimdi yapılacak ya da bir daha asla yapılamayacaktı.

Deneme yapılması halinde Amerika’nın ambargo uygulayacağı hatırlatılınca dönemin Dışişleri Bakanı Gohar Eyüp Han; “Biz kendimize yeteriz. Yasaklar ve ambargolar bizi etkilemeyecektir. Hindistan”a cevap vereceğiz.” dedi.

Son noktayı ise Başbakan Şerif koydu: “Pakistan milleti çorba içmeye mahkum olsa da nükleer denemeleri yapacağız.”
Başbakan Navaz Şerif, Genelkurmay Başkanı Cihangir Karamat ve nükleer programın ardındaki beyin olan ünlü fizikçi Abdülkadir Han’ın ortak kararıyla nükleer deneme gerçekleştirildi. Denemenin yapılacağı günün gecesi, Amerika Birleşik Devletleri Başbakanı Bill Clinton’ın “Bombayı patlatmayın” uyarılarına rağmen, 28 Mayıs 1998’de Belucistan eyaletinde art arda beş nükleer deneme gerçekleştirildi ve denemeler başarılı oldu.
Pakistan’ı nükleer güç haline getiren Abdülkadir Han, 1935’de Hindistan’da doğan ve 1952’de ailesiyle birlikte Pakistan’a göç eden biriydi. Üniversite eğitimini Pakistan’da tamamlamış, doktorasını metalürji dalında Belçika’da yapmıştı. Hollanda’da URENCO adıyla bilinen İngiliz–Alman–Hollanda ortaklığından oluşan gelen bir nükleer reaktörde 1972–1976 yılları arasında uzman olarak çalışan Abdülkadir Han, orada edindiği bilgi ve tecrübeyi ülkesine aktardı ve Pakistan’ın nükleer programını gizlice başlattı.

Kendi adıyla anılan Han Laboratuvar’ını kurdu ve işin sonunda Pakistan, onun üstün çaba ve dehasıyla 1998’de ilk nükleer silah denemesini başarıyla gerçekleştirdi. 1983’de bir Hollanda mahkemesi uranyum zenginleştirme ve nükleer içerikli gizli bilgi, dosya ve şemaları URENCO’dan çalıp kaçırdığı gerekçesiyle kendisine bir dava açtı.

Han, davanın sonucunda suçlu bulunup 4 yıl hapse mahkum olsa da teknik bir eksiklikten dolayı karar iptal edildi ve aleyhindeki dava düştü.

Bugün tüm dünyada yaklaşık 17 bin civarında nükleer füze bulunuyor. ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Pakistan ve İsrail devletleri fiili olarak bu tür silahlara sahip iken, Kuzey Kore ve İran ise nükleer silah geliştirme aşamasında olan ülkeler grubunda yer alıyor.

Bir önceki yazımın başlığını “Çakma Profesörler” şeklinde atmış ve ülkemiz üniversitelerinde görev yapan akademisyenlerin bilimsel açısından bir “HİÇ” olduklarını yazmıştım. Türkiye’nin önemli bir dünya gücü haline gelebilmesi için nükleer güce sahip olması gerekiyor.
Abdülkadir Han’ın en başta vatan sevgisini, sonrasında bilgi, yetenek ve kapasitesini kıskanmamak elde değil. Türk üniversitelerindeki “çakma hocalar” bir tek cıvata bile yapmayı beceremez iken, Abdülkadir Han’ın ülkesini kendi sahasında devler kulübüne sokan atom bombasını A’dan Z’ye yapması ne kadar müthiş bir şey değil mi?
Abdülkadir Han 1976-1998 yılları arasında atom bombası yapmaya çalışırken, bizim “çapsız” akademisyenlerimiz aynı yıllarda kara cüppeleriyle Anıtkabir’in aslanlı yolunda kortej halinde yürüyor, ellerindeki küçük Türk bayraklarını ilkokul çocukları gibi sağa sola sallıyor, “Laiklik elden gidiyor!” diyerek hükümeti Atatürk’e şikayet ediyordu.
O yıllarda kendilerini Türkiye’nin asli sahibi zanneden askerler ise afilli kıyafetleriyle kokteyl kokteyl dolaşıp demokrasiye müdahale mesajları veriyor, Sincan sokaklarında tank yürütüyor, kıçları yemediği için Genelkurmay’ın internet sitesinden sadece e-muhtıra yayınlamakla yetiniyorlardı. Faili meçhuller, artan PKK terörü, kontrol dışı kalan bölge ve şehirler ise onları zaten hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.
Televizyonlarda yayımlanan gezi programlarında Pakistan’ın içler acısı durumunu hemen herkes görmüştür. Yoksulluk, fakirlik, açlık ve az gelişmişliğin tüm belirtilerini bu ülkede görebilmek mümkün. En fazla bin dolar maaş alabilen Pakistanlı bir profesörün beceri ve yeteneğiyle, üç dört bin dolar maaş alıp hiçbir şey üretmeyen bir Türk akademisyenin durumunu hangi açıdan karşılaştırabilirsiniz ki?
Pakistanlı bilim insanlarının atom bombası yapmaya çalıştığı 1976-1988 döneminde tüm dünyada yaşanan teknolojik gelişmeleri alt alta yazdığımızda çok ilginç bir tablo ortaya çıkıyor. Bakın o günlerden bugünlere elin oğlu neler yapmış neler;
1976’da mürekkep püskürtmeli yazıcı, 1979’da cep telefonu, süper bilgisayar ve Walkman, 1980’de Hepatit-B aşısı, 1981’de MS-DOS ve IBM PC, 1984’de CD-ROM, Macintosh Bilgisayar, 1985’te Windows işletim sistemi, 1987’de 3-D video oyunu, 1988’de dijital cep telefonu, 1989’da yüksek çözünürlüklü televizyon, 1990’da World Wide Web ve Internet icat edildi.
Bu listede aslında on binlerce ürün ve buluş var ama ben sadece çok bilindik olanlarını listeye koydum. Gönül isterdi ki bu listede; “işte bu ürünü biz yaptık” diyeceğimiz onlarca yüzlerce mal olsun ancak maalesef yok.
Tabi bu listelemeyi yaparken, buluş ve yenilikleri ekonomik açıdan da değerlemek gerekiyor. Yeni bir şey keşfedebilirsiniz ama bulduğunuz şey ekonomik açıdan hiç bir şey sağlamıyorsa böyle bir durumda yaptığınız işin herhangi bir anlamı olmuyor. Dünya tarihi bu türden onbinlerce yüzbinlerce gereksiz ve ekonomik değeri olmayan buluşla dolu.

Türkiye’de faaliyet gösteren 65 bin firmanın 2015 yılı ihracat gelirleri toplamı yaklaşık 160 milyar dolar civarında iken, neredeyse her insanın cebinde taşıdığı i-Phone telefonlarının üreticisi olan Apple firmasının 2015 yılı net satış gelirleri 233 milyar dolar. Bu rakam sanırım her şeyi daha iyi anlatıyor değil mi?
2014 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin en başarılı üniversitelerinden birisi olan MIT’nin ana kampüs binasını ziyaret etmiştim. Ana kampüs binasının kubbesinde İngilizce olarak şöyle bir yazı yazıyordu; “Bu Üniversite, bilim ve teknolojideki yeniliklerin ve buluşların endüstriyel yaşama uyarlanması amacıyla kurulmuştur.”

Bu yazı aslında her şeyi özetliyor; endüstriyel yaşama uyarlanmayan ve parasal getirisi olmayan buluşların herhangi bir değeri yoktur.
“Çapsız Profesörler” diye başlık attığım için kıçı tavana vuran bazı akademisyen bozuntuları bazı eleştirel mesajlar attı. Onların tamamına aynı soruyu soruyorum; “Eğer yaptığınız veya bulduğunuz bir yenilikten dolayı bu ülkeye 100 TL para kazandırdıysanız lütfen bana bildirin bende bu sözlerimi geri alayım.” (Şu ana kadar tek bir tane bile mesaj gelmediğini de özellikle belirtmek isterim.)
FETÖ mensubu olduğu gerekçesiyle dün gözaltına alına Mehmet Altan ve Ahmet Altan ile PKK ve DHKP-C gibi terör örgütlerine destek veren 1200 küsur akademisyenin bugüne kadar Türkiye’ye sağlamış olduğu faydaları Allah rızası için söyleyin de öğrenelim.

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM 


Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum