Her Âlimin Heybetinde, Bilgeliği Kadar Şerri Olmalı

Necmi Cemal
necmiozdemir@gmail.com -Bazı cümleler vardır;
yüksekten söylenir, serttir, sarsar.
İlk okunduğunda insanı irkiltir ama durdurur da.
“Her âlimin heybetinde, bilgeliği kadar şerri olmalı” cümlesi tam da böyledir.
Bakınca tarih çağrışımı yapar.
Gücü olanın karanlığı da olur gibi…
Bilgi arttıkça tehdit büyür gibi…
Heybet, korkuyla tamamlanır gibi…
İnsan düşünür:
Gerçekten öyle mi?
Birçok coğrafyada, birçok dönemde
bilgi güçle birleştiğinde
adalet değil, tahakküm doğdu.
Bilgelik kibire dönüştü.
Heybet, güven vermek yerine korku üretti.
Bu yüzden bu cümle kulağa
“doğruya yakın” gelir.
Ama…
Bu satırlar ne bugüne methiye,
ne de bugüne itirazdır;
yalnızca bilginin nasıl taşınması gerektiğine dair
bir ölçü arayışıdır.
Bana uymaz usta.
Çünkü ben bilginin şerle dengelendiği bir akla inanmıyorum.
Benim bildiğim bilgelik,
karanlık üretmez;
ışık taşır.
Heybet dediğin şey,
korku üretmez;
güven verir.
Gerçek bilgelik arttıkça
ses yükselmez;
omuzlar ağırlaşır,
baş öne eğilir.
Eğer bir şehirde âlimlerin bilgisi
şer doğuruyorsa,
orada sorun bilgide değil,
emanetin kaybolmuş olmasındadır.
Kent dediğimiz yer;
bilgiyi denetleyen,
gücü ölçen,
heybeti adaletle sınırlayan
bir akla muhtaçtır.
Ülke dediğimiz şey;
bilgeliği korkuyla değil,
sorumlulukla taşımayı bilen
bir aklın üzerinde yükselir.
Bizim ihtiyacımız olan şey
“şerle dengelenmiş heybet” değil;
ölçüyle taşınan bilgeliktir.
Çünkü bu topraklarda
şehirler korkuyla değil,
emanetle ayakta kalır.
Belki o cümle bir uyarıdır,
belki bir tarih notudur.
Ama geleceği kuracak olan cümle o değildir.
Gelecek,
bilgiyi şerle değil,
adaletle ve sorumlulukla
taşıyanların elinde şekillenecek.
O yüzden tekrar söylüyorum:
Düşündürür…
ama
bana uymaz usta.