Balkan savaşlarının hezimetle sonuçlanması bütün dünyada şaşkınlıkla karşılanmıştır dersek abartmış olmayız herhalde. Zira daha dün gibi bir tarihte Osmanlı’ya bağlı birer eyalet olan Balkan devletçikleri İstanbul’un az ötesine kadar gelebilmeyi başarmış ve Bab-ı Âli’de bir deprem yaşanmasına neden olmuştur. Aslında Devlet-i Âli’nin yenilgiyi tadacağı savaştan önce de apaçık ortada iken (Gâzi Mustafa Kemal Atatürk'ün de bu yönde görüşleri vardır.) yine de Osmanlı için Viyana bozgunundan sonraki en acı yıkım/hezimet olduğu ortak görüştür. (Koskoca Osmanlı’nın, Batılıların korumasına ihtiyaç duyar hale gelmesini kastediyoruz canlar.) Alınan bu yenilgi ile Osmanlı’nın ulusal (millî) gururu öyle çok incinmiştir ki Osmanlı aydınları için tam anlamıyla bir dönüm noktası olmuştur. Türk Ocaklarının kurulması (1912) da bu buhranlı günlere denk gelir. Türkistan’dan, Balkanlardan kopup gelen ve milyonlarla açıklanan insan seli arasında aydın niteliğine sahip (haiz) insanlar da vardır. Rus zulmü, Çin zulmü, Balkanlardaki komitacı vahşetleri diye giden hüsranlar, ıstıraplar doğal olarak Osmanlı aydınlarının da bir yerde isyan etmelerine ve Türkçü-Turancı bir dünya görüşünü benimsemelerine neden olmuştur. Kuva-yı Millîye hareketini başlatıp, başarıyla sonuçlandıran da bu akımdır. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından (akabinde) ise çeşitli nedenlere bağlı olarak Türkçüler, İslâmcılar ve Solcular (Sosyalistler) bertaraf olmuş; ülke, -ABD'nin de etkisiyle- manevî (moral) üstünlüğü ele geçiren Batıcı Liberallerin tahakkümüne girmiştir. Konu (mevzu) siyasî olduğu için, biz kıyısından dolaşalım.
Peki, ama Osmanlı niye yenilmiştir? Aslında bu konuda birçok değerlendirme yapılmış ve yaygın görüş olarak da halkın ve ordunun İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf adlı iki fırkanın (party) yol açtığı fitneye alet olması, bunun sonucunda da millî birlik ve beraberliğin zedelenmesi ana neden olarak gösterilmiştir. Doğrudur, o dönemde bırakın sıradan halkı, bürokrasiyi, tıbbiyeyi; ordu bile siyasetle yatıp siyasetle kalkar olmuştur. Hatta Osmanlı/Türk ordusundaki bazı subayların cepheye gitmeyip İstanbul’da kalarak siyasî çekişmelerde taraf olduğuna, bu tutumu daha da ileri götürüp taraf olduğu siyasî görüş lehine milis kuvveti vazifesi gördüğüne bile tanık olunmuştur. Hâliyle yıkım/hezimet de kaçınılmaz olmuştur. İşin acıklı tarafı ise tarihten ders almayarak genç Türkiye Cumhuriyeti’nin de aynı hataya düşmesi, adı bizde saklı iki fırkanın (party) sebep olduğu fitne yüzünden ülkemizin kan gölüne dönmesidir. Sönen hayatlar, biten umutlar ve Türkiye’nin enerjisinin, gücünün yok yere heba olup gitmesi de cabası…
Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu kargaşa (kaos) ortamının ana sebebi ne iktisattır (ekonomi) ne de terör.. Türkiye’nin ana sorunu siyasî çekişmelerdir. Osmanlı’nın başını yiyen bu fitne kazanı ne yazık ki zaman zaman genç cumhuriyetimizi de tutsak almaktadır. Nerede ise son elli yıldır ülkenin içinde bulunduğu durumu şöyle bir tahlil (analiz) edecek olursanız ulus/millet olarak hep bindiğimiz dalı kesmeye çabaladığımızı görürsünüz. Örneğin Necmettin Erbakan’ın devrin Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel’in kulağına kar suyu kaçırmasıyla başlayan süreçte, Eskişehir’de bir avuç ülkücü (idealist) mühendisin çabalarıyla "Devrim" adlı otomobil üretildiğinde, Japonya’nın daha araba lastiği bile üretemediğini düşünürseniz iktisadî kaybın büyüklüğü ortaya çıkacaktır. Kayseri’de özel girişimle (teşebbüs) kurulan ama ne hikmetse kapanması için birilerinin elinden geleni yaptığı uçak fabrikası ise bir başka hazin öyküdür. Yine yakın tarihlerde, Bor madeni ile ilgili girişimlerde bulunduğu için alaşağı edilen Şükrü Sina Gürel; Boğaz Geçiş İhalesinde yolsuzluğa izin vermediği için hedef tahtası yapılan Enis Öksüz; Azerbaycan’dan, Türkmenistan’dan 30–40 dolara alabileceğimiz doğal gazı, Rusya’dan 100 doların da üstünde bir fiyatla almak zorunda kalışımız ve daha niceleri… Allah’tan, bindiğimiz dalda katır inadı olacak ki Anadolu adı verilen kavimler mezarlığında hâlâ dimdik ayaktayız. “Toros Dağları’nın tepelerinde tek bir Türkmen evinin bacası tüter hâlde kalmış ise ben bu milletten umudumu kesmem. Bayrağımı göğsüme sarar, milletimin istiklâli uğruna ölürüm.” diyen Gâzi Mustafa Kemal Atatürk'e bakarsak, ayakta kalmamızın sırrı belki de Yörük inadımızdır! Kim bilir?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Göktürklerden ve ed-Devleti’t-Turkiyya’dan (Arap tarihçilerin, bizim ne yazık ki Memlûklar yani Kölemenler olarak adlandırdığımız devlete verdikleri addır.) sonra Türk adıyla kurulan üçüncü devlettir. Yine Mayıs 1918’de kurulan Azerbaycan Cumhuriyeti’nden sonraki ikinci cumhuriyettir. Azerbaycan'dan önce ise Batı Trakya Türk Cumhuriyeti girişimi söz konusudur. Kısacası Müslüman ülkeler arasında cumhuriyet idaresini ilk benimseyen halk bizim milletimizdir. Yeri gelmişken ilginç bir ayrıntıyı daha nakledelim. "Altay kartalı" Osman Batur’un memleketi Doğu Türkistan’da, (Ağırlıklı olarak Uygurların ve Kazak, Kırgız, Moğol, Tatar, Salgur/Salur gibi diğer boyların yaşadığı bu ata toprağımız hâlâ Çin işgali altında olup, ağır baskılara, zulümlere maruz kalmaktadır.) 1886 yılında kurulan ve Osmanlı’ya biat ederek 35-40 yıl kadar Ruslara ve Çinlilere karşı bağımsızlığını korumayı başaran Kaşgar Devleti de ilk İslâm Cumhuriyeti olarak kabul edilmektedir dostlar. Hâl böyle olunca onlarca yılı, onlarca badireyi geride bırakan cumhuriyet ve demokrasi geleneğimizi bir tarafa bırakıp, bir şairimizin de dediği gibi hâlâ sen-ben kavgası yapmamız akla ve mantığa sığar mı acaba? Sığmadığını düşünüyor ve "Hedef Büyük Türkiye!" diyorsanız, buyurun da pîrimiz Hacı Bektaş Veli Hazretlerine kulak verelim. Hoca Ahmet Yesevî’nin gönül ikliminde yetişmiş bir ulu çınar olan Hünkâr Bektaş diyor ki: “Bir olalım, iri olalım, diri olalım.” Yani demek istiyor ki, neyi alıp veremiyorsunuz a canlarım, fitneyle değil siyasetle uğraşın. Kemik kavgası yapanlardan değil hayat kavgası yapanlardan olun. Asa değil Musa olun. Ne dersiniz, doğru söylüyor değil mi?
Yorumlar
Kalan Karakter: