HEYBELİADA RUHBAN OKULU: AÇILMA MESELESİ DEĞİL, STATÜ MESELES
HEYBELİADA RUHBAN OKULU: AÇILMA MESELESİ DEĞİL, STATÜ MESELES

Süleyman Aksoy
slmnaksoy@gmail.com - 05073119970BİR PAZAR YAZISI
HEYBELİADA RUHBAN OKULU: AÇILMA MESELESİ DEĞİL, STATÜ MESELESİ
Heybeliada Ruhban Okulunun yeniden açılması uzun zamandır Türkiye’nin önünde duran hassas meselelerden biridir. Bu konu zaman zaman din ve vicdan hürriyeti başlığı altında, zaman zaman Türkiye-Yunanistan ilişkileri çerçevesinde, zaman zaman da Batı’nın Türkiye’den beklentileri arasında gündeme getiriliyor.
Ancak kanaatimce tartışmayı yalnızca “Okul açılsın mı, açılmasın mı?” sorusuna indirgemek yanlıştır.
Asıl mesele okulun açılması değil, hangi statüyle açılacağıdır.
Çünkü Heybeliada Ruhban Okulu sıradan bir eğitim kurumu değildir. Onu bir Fransız lisesi, bir yabancı kolej veya klasik bir azınlık okulu gibi değerlendirmek mümkün değildir. Saint Joseph, Saint Benoît veya Notre-Dame de Sion gibi okullar, Türkiye’nin eğitim mevzuatı içinde faaliyet gösteren ortaöğretim kurumlarıdır. Ruhban Okulu ise doğrudan din adamı yetiştirmeyi amaçlayan, Patrikhane ile ilişkili, uluslararası Ortodoks dünyasında karşılığı bulunan çok özel bir kurumdur.
Bu farkı görmeden yapılacak her düzenleme, yarın Türkiye’nin önüne daha büyük hukuki ve siyasi sorunlar çıkarabilir.
Bir Fransız lisesi öğrenci yetiştirir. Ruhban Okulu ise ruhani kadro yetiştirir.
Bir yabancı lise, öğrencisine genel eğitim ve lise diploması verir. Ruhban Okulu ise mezunlarını kilise hiyerarşisine hazırlayan teolojik bir eğitim verir.
Bir yabancı okulun faaliyeti, uluslararası dinî otorite tartışması doğurmaz. Heybeliada Ruhban Okulunun statüsü ise doğrudan Patrikhanenin konumu, ekümeniklik iddiası ve uluslararası Ortodoks dünyasındaki rolüyle bağlantılıdır.
Bu nedenle bu okulu bir yabancı lise statüsüne sokmak, sorunu çözmek değil, üstünü örtmek olur.
Türkiye bu konuda önce kendi hukukunu ve devlet egemenliğini esas almalıdır.
Ben din ve vicdan hürriyetinin güçlü biçimde korunması gerektiğine inanıyorum. Türkiye Cumhuriyeti, gayrimüslim vatandaşlarının kendi din adamlarını yetiştirme ihtiyacını görmezden gelmemelidir. Güçlü devlet, haktan korkmaz. Güçlü devlet, farklı inançların varlığını tehdit olarak görmez.
Ancak güçlü devlet aynı zamanda kendi hukuk alanını da belirsizliğe terk etmez.
Türkiye’de faaliyet gösteren her eğitim kurumu, hangi dine, mezhebe veya cemaate ait olursa olsun, Türk hukukuna tabi olmalıdır. Devletin gözetim ve denetimi dışında ayrı bir eğitim alanı oluşturulamaz.
Buradaki temel ölçü budur.
Heybeliada Ruhban Okulu açılacaksa, önce şu soruların açık ve tartışmasız biçimde cevaplandırılması gerekir:
Bu okul kime bağlı olacaktır?
Millî Eğitim Bakanlığına mı, Yükseköğretim Kuruluna mı?
Bir lise mi olacaktır, bir yüksekokul mu, yoksa bir teoloji enstitüsü mü?
Diplomayı kim verecektir?
Öğrencileri kim kabul edecektir?
Yabancı öğrenciler hangi kurallara tabi olacaktır?
Öğretim elemanlarını kim atayacaktır?
Yabancı din adamları hangi izinle ders verecektir?
Müfredatı kim hazırlayacak ve kim onaylayacaktır?
Mali kaynaklar nereden gelecektir?
Yabancı bağışlar nasıl denetlenecektir?
Okulun açılması Patrikhaneye yeni bir hukuki veya siyasi statü kazandıracak mıdır?
Bu soruların cevabı verilmeden “Okul açılsın” demek, devlet yönetimi bakımından ciddi bir eksikliktir.
Çünkü hukukta boşluk kalmaz. Devletin açıkça düzenlemediği alanı zamanla fiilî durumlar doldurur. Bugün eğitim faaliyeti olarak başlayan bir yapı, yarın uluslararası temsil, tüzel kişilik, taşınmaz edinme, yabancı finansman ve diplomatik statü taleplerine dönüşebilir.
Türkiye’nin dikkatli olması gereken nokta tam olarak budur.
Patrikhaneye doğrudan bağlı, kendi müfredatını belirleyen, öğrencisini ve öğretim kadrosunu kendi seçen, mali kaynaklarını dışarıdan bağımsız biçimde temin eden bir okul modelini doğru bulmam.
Böyle bir yapı, din hürriyetinin ötesine geçerek devlet içinde ayrı bir eğitim otoritesi oluşturabilir.
Hiçbir dinî kurumun Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim düzeni dışında özel ve dokunulmaz bir alanı olamaz.
Tevhid-i Tedrisat’ın özü de budur. Eğitimde birlik demek, herkesin aynı inanca veya aynı eğitim modeline zorlanması demek değildir. Eğitimde birlik, devletin eğitim otoritesinin parçalanmaması demektir.
Farklı dinlere ait okullar olabilir.
Farklı dillerde eğitim yapılabilir.
Farklı teolojik programlar bulunabilir.
Ama bütün bunlar devletin gözetimi ve hukuk düzeni içinde olmalıdır.
Bir başka önemli mesele de yabancı öğrenci kabulüdür.
Ruhban Okulu yalnızca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Rum Ortodoks cemaatinin din adamı ihtiyacını karşılayacaksa, bu bir azınlık hakkı çerçevesinde değerlendirilebilir.
Ancak dünyanın farklı ülkelerinden öğrenciler kabul edilecekse, mesele bambaşka bir boyut kazanır.
Bu durumda okul yalnızca Türkiye’deki Rum vatandaşların okulu olmaktan çıkar, uluslararası bir Ortodoks eğitim merkezine dönüşür.
Böyle bir merkezde yabancı öğrenci kontenjanını kim belirleyecektir?
Öğrenciler hangi ülkelerden ve hangi kiliselerin tavsiyesiyle gelecektir?
Mezunlar Türkiye’de görev yapabilecek midir?
Yabancı öğretim üyeleri hangi statüyle çalışacaktır?
Türkiye bu hareketliliği nasıl denetleyecektir?
Bu alan Patrikhanenin takdirine bırakılamaz.
Türkiye kendi topraklarındaki uluslararası bir dinî eğitim merkezinin öğrenci, öğretim elemanı, finansman ve mezuniyet süreçleri üzerinde tam bilgi ve denetim sahibi olmalıdır.
Diploma meselesi de çok önemlidir.
Akademik diploma ile ruhani görevlendirme birbirinden ayrılmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, bir teoloji programının akademik eğitimini tanıyabilir ve diploma verebilir. Patrikhane de kendi inanç düzeni içinde bir mezunu papaz, metropolit veya başka bir dinî göreve tayin edebilir.
Ancak kilise tarafından verilen ruhani unvan, Türkiye’de kendiliğinden akademik veya kamusal bir yetki doğurmamalıdır.
Aynı şekilde okulun verdiği diploma da Türkiye’nin eğitim sistemi dışında bağımsız bir uluslararası belge hâline gelmemelidir.
Mali kaynaklar konusu da gözden kaçırılmamalıdır.
Okul kimler tarafından finanse edilecektir?
Yabancı devletler, kiliseler veya vakıflar doğrudan mali destek sağlayacak mıdır?
Bu destekler karşılığında yönetim, müfredat veya öğrenci kabulü üzerinde etki kurulacak mıdır?
Türkiye’de faaliyet gösteren böylesine stratejik bir kurumun mali kaynakları tamamen şeffaf olmalıdır.
Yabancı bağışlar denetlenmeli, okulun yönetimi üzerinde dış nüfuz kurulmasına izin verilmemelidir.
Bütün bunların ötesinde bir de emsal meselesi vardır.
Türkiye Ruhban Okulu için hukuki temeli belirsiz, kişiye veya kuruma özel bir ayrıcalık oluşturursa yarın başka cemaatler, mezhepler ve yabancı dinî yapılar da aynı statüyü talep edecektir.
Kendi teoloji akademisini kurmak isteyenler olacaktır.
Kendi diplomasını vermek isteyenler olacaktır.
Yabancı öğrenci kabul etmek isteyenler olacaktır.
Devletin birine verdiğini diğerine vermemesi hukuk devleti açısından yeni tartışmalar yaratacaktır.
Bu nedenle çözüm kişiye özel izin değil, objektif ve genel bir hukuk düzeni olmalıdır.
Ancak bu hukuk düzeni de Türkiye’de bağımsız dinî eğitim otoriteleri yaratmamalıdır.
Peki doğru model nedir?
Kanaatimce Ruhban Okulunun bir Fransız lisesi gibi Millî Eğitim Bakanlığına bağlı yabancı okul statüsüne sokulması yetersizdir. Çünkü kurumun gerçek işlevi ortaöğretim değil, yüksek düzeyde teolojik eğitimdir.
Patrikhaneye bağlı tamamen bağımsız bir teoloji akademisi modeli ise sakıncalıdır.
En makul ve güvenli çözüm, okulun Türkiye’deki bir devlet veya vakıf üniversitesi bünyesinde özel bir Ortodoks Teolojisi Enstitüsü olarak faaliyet göstermesidir.
Bu modelde akademik denetim YÖK ve üniversite tarafından yapılmalıdır.
Müfredat hazırlanırken Patrikhanenin teolojik katkısı alınabilir, fakat nihai eğitim yetkisi devlette kalmalıdır.
Akademik kadro Türkiye’nin yükseköğretim mevzuatına göre atanmalıdır.
Yabancı öğretim elemanları izinle çalışmalıdır.
Yabancı öğrenciler devletin belirlediği kontenjan ve kurallara göre kabul edilmelidir.
Diploma Türkiye Cumhuriyeti’nin yükseköğretim sistemi içinde verilmelidir.
Patrikhane ise mezunlar arasından kendi dinî ölçülerine göre ruhani görevlendirme yapabilmelidir.
Böylece hem din ve vicdan hürriyeti korunur hem de Türkiye’nin eğitim ve egemenlik düzeni zedelenmez.
Türkiye’nin bu meseleyi Yunanistan’la ilişkilerden tamamen bağımsız düşünmesi de mümkün değildir.
Türkiye kendi vatandaşı olan Rum Ortodoksların temel haklarını Yunanistan’ın tavrına bağlamamalıdır. Vatandaşlık hakkı pazarlık konusu yapılamaz.
Ancak Türkiye diplomatik karşılıksızlık da üretmemelidir.
Batı Trakya’daki Türk azınlığın eğitim hakları, Türk kimliğinin tanınması, vakıf malları ve müftü seçimi meseleleri aynı ciddiyetle masada tutulmalıdır.
Türkiye kendi hukuk devletine yakışanı yaparken, Yunanistan’ın Türk azınlığa yönelik yükümlülüklerini unutmasına da izin vermemelidir.
Ben Heybeliada Ruhban Okulunun açılmasını başlı başına bir tehdit olarak görmüyorum.
Fakat statüsü belirsiz bir açılışı Türkiye açısından doğru bulmuyorum.
Bu mesele aceleye getirilemez.
Siyasi jestlerle, kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla veya dış baskılara cevap vermek amacıyla çözülemez.
Önce hukuk hazırlanmalı, sonra okul açılmalıdır.
Temel ilkemiz açık olmalıdır:
İnanç hür olacak. Eğitim devletin gözetiminde kalacak. Hiçbir kurum Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk düzeni dışında ayrıcalıklı bir alan oluşturamayacaktır.
Türkiye hakkı tanırken egemenliğini devredemez.
Din hürriyetini korurken yarının emsal risklerini görmezden gelemez.
Heybeliada Ruhban Okulu açılabilir.
Ama Türkiye’nin hukukuna bağlı, devletin denetimine açık ve Patrikhaneye yeni bir siyasi statü kazandırmayacak şekilde açılmalıdır.
Mesele okulun kapısının açılması değildir.
Mesele, o kapının arkasında hangi hukukun işleyeceğidir.
Süleyman AKSOY
Hür Düşünce Hareketi Genel Başkanı