TANDOĞAN’DA BİR MEYDAN DEĞIL, TÜRKİYE VARDI
TANDOĞAN’DA BİR MEYDAN DEĞIL, TÜRKİYE VARDI

Namık Kemal Yıldız
mebnky@gmail.com - 0507 011 43 55TANDOĞAN’DA BİR MEYDAN DEĞIL, TÜRKİYE VARDI
Bazı meydanlar vardır; kalabalıkları ağırlamaz, milletin vicdanını taşır.
27 Haziran’da Ankara Tandoğan Meydanı da işte böyle bir güne tanıklık etti.
O gün kürsüden konuşan yalnızca Müsavat DERVİŞOĞLUdeğildi.
Asıl konuşan meydandı.
Asıl konuşan, Türkiye’nin dört bir yanından kilometrelerce yol kat ederek Ankara’ya gelen insanlardı.
Otobüslerin plakalarına baktığınızda Türkiye’yi okuyordunuz.
Edirne vardı.
Kars vardı.
Samsun vardı
Trabzon vardı.
Adana vardı.
Antalya vardı.
Van vardı.
Çankırı vardı.
Yozgat vardı.
Konya vardı.
Kısacası, Anadolu vardı.
Ve Anadolu, “Ben hâlâ buradayım.” diyordu.
İyi Parti Genel Merkez olarak tam kadro meydandaydı.
Meydana baktığınızda ilk dikkatimi çekenlerden biri kadınlardı.
Bu, sadece kalabalığın bir parçası olmak değildi; kadınların siyasette, teşkilatlarda ve toplumsal hayatta üstlendikleri sorumluluğun da güçlü bir yansımasıydı.
Mitinge ev sahipliği yapan İYİ Parti Ankara İl Başkanı Dr. Yener YILDIRIM'ın yanında, Ankara İl Kadın Politikaları Başkanı Mine Ebru YIĞIT yer alıyordu. Türk Dünyası ve Yurtdışı Türklerden Sorumlu Başkan Aygün İLKO da tablonun önemli isimlerinden biriydi. Çankaya İlçe Başkanı Özge ÖZBELEN, Yenimahalle İlçe Başkanı Sevgi YALAV ve Türkiye'nin dört bir yanından gelen çok sayıda kadın yönetici, teşkilatların her kademesinde üstlendikleri görevlerle dikkat çekiyordu.
O meydanda kadınlara yalnızca sözde değil, görevde ve temsilde de değer verildiği açıkça görülüyordu.
Bayrağını omzuna almış anneler...
Elinden çocuğunu tutarak Tandoğan Meydanı'na gelen genç kadınlar...
İstiklal Harbi'nde kağnısıyla cepheye mühimmat taşıyan Şerife Bacı'nın fedakârlığını hatırlatan Anadolu kadınları...
Konya gibi muhafazakâr kimliğiyle bilinen bir ilimizden gelen kadın yöneticiler bu tablonun anlamlı parçalarıydı. Şerife GÜVEN ve Makbule Gülcan TÜREGÜN gibi isimler, yalnızca birer teşkilat yöneticisi değil; inandıkları değerler uğruna sorumluluk üstlenen Anadolu kadınlarının temsilcileriydi.
Meydandaki binlerce kadın, Cumhuriyet'e sahip çıkmayı sadece siyasi bir tercih olarak değil, bir vatandaşlık görevi olarak görüyordu.
Çünkü onlar biliyordu ki güçlü bir Türkiye, ancak kadınların hayatın her alanında söz sahibi olduğu bir Türkiye ile mümkündür.
Kadınlar yalnızca kalabalığı tamamlayan bir unsur değildi; yürüyüşün ön saflarında, teşkilatların yönetiminde, bayrağın altında ve Cumhuriyet'e sahip çıkan iradenin tam merkezindeydiler.
O meydanda kadınlara yalnızca sözde değil, görevde ve temsilde de değer verildiği açıkça görülüyordu.
Onların kararlı duruşu, meydanın en güçlü fotoğraflarından biriydi.
Fakat beni en çok etkileyen görüntü, İYİ Parti’nin gençleriydi.
Uzun zamandır bazı çevreler aynı cümleyi tekrarlıyordu:
“İYİ Parti’nin gençliği yok.”
Keşke o gün Tandoğan’da olsalardı…
Genç kızların ve genç delikanlıların oluşturduğu kortej, yalnızca disipliniyle değil, taşıdığı umutla da dikkat çekiyordu.
Çoğu üniversite öğrencisiydi.
Kimisi mühendis adayı…
Kimisi hukuk fakültesinde…
Kimisi öğretmen olma hayali kuruyor…
Kimisi atanmayı bekleyen bir mezun…
Kimisi geleceğini kendi ülkesinde kurmak isteyen bir genç…
Onlar sadece yürümüyorlardı.
Türkiye’nin geleceğine sahip çıkma iradesini taşıyorlardı.
Ve belki de hiçbir açıklama, hiçbir televizyon programı, hiçbir sosyal medya tartışması; “İYİ Parti’nin gençliği yok.” iddiasına, o kortejin verdiği cevap kadar etkili olamazdı.
Fakat Tandoğan’ın asıl büyüklüğü, yalnızca gençlerin coşkusunda değildi.
O meydanda Türkiye’nin adeta küçük bir özeti vardı.
12 Eylül öncesinde ülkücülük uğruna mücadele etmiş taş medreseli, bugün saçları aklara bürünmüş ülkücüler vardı.
Bir ömür devletini ve milletini öncelemiş, yılların tecrübesini yüzüne nakşetmiş insanlar vardı.
Emekliler vardı.
Geçim derdiyle boğuşan, yıllarca çalışmasına rağmen ay sonunu getirmekte zorlanan sabit gelirliler vardı.
Alın terinin karşılığını alamayan işçiler vardı.
Atama bekleyen öğretmenler vardı.
Diplomasını almış ama umutlarını beklemeye mahkûm edilmiş gençler vardı.
Kirayı nasıl ödeyeceğini düşünen aile babaları vardı.
Pazardan filesini yarı dolu döndüren anneler vardı.
Üretmekten vazgeçmeyen ama artık kazanamayan çiftçiler vardı.
Mazotun, gübrenin, ilacın, elektriğin ve işçiliğin maliyeti altında ezilen köylüler vardı.
Esnaf odalarının temsilcileri vardı.
Türk Dünyasi ve Balkan Türkleri Dayanışma ve İşbirliği Derneği BAL-DES ve AVAZ gibi sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri vardı.
Türk dünyası üzerine çalışan kuruluşların temsilcileri vardı.
Uluslararası projeleri yönetmiş akademisyenler, uzmanlar ve fikir insanları vardı.
Uluslararası Atatürk Araştırma Merkezi’nin kurucu üyeleri ve yöneticileri vardı.
Türkiye’yi yıllarca yurt dışında temsil etmiş, devlet terbiyesiyle yetişmiş emekli bürokratlar vardı.
Merkez sağın hafızasını taşıyan eski Adalet Partililer…
Doğru Yol Partisi’nin emektarları…
ANAP geleneğinden gelenler…
SHP’de yıllarca siyaset yapmış, Cumhuriyet’e bağlılığından taviz vermemiş isimler…
Hepsi aynı meydandaydı.
Hepsi aynı bayrağın altındaydı.
Yıllarca imam hatip olarak görev yapmış siyasi islamcı olmayan aydın din adamları,
Cemevlerinden otobüslerle gelen canlar da…
Atatürkçüler de…
Milliyetçiler de…
Muhafazakârlar da…
Hayatı boyunca hiçbir partiye üye olmamış ama “Bu ülke benim ülkem.” diyerek Ankara’ya gelen vatandaşlar da vardı.
Elbette benim göremediğim, tanımadığım nice değerler vardı…
İşte Tandoğan’ın en güçlü fotoğrafı buydu.
İnsanlar birbirlerine benzediği için değil…
Aynı bayrağa inandıkları için yan yanaydılar.
Müsavat DERVİŞOĞLU’nun konuşması da tam bu tabloyu tamamlıyordu.
Konuşmasının merkezinde öfke değil, devlet vardı.
Kutuplaşma değil, millet vardı.
Ayrışma değil, ortak gelecek vardı.
Bayrak vardı.
Cumhuriyet vardı.
Anayasa’nın temel ilkeleri vardı.
Hukukun üstünlüğü vardı.
Adalet vardı.
Terör karşısında tavizsiz bir duruş vardı.
Ve en önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak değerlerinin hiçbir siyasi pazarlığın konusu yapılamayacağına dair güçlü bir irade vardı.
Tandoğan’dan ayrılırken zihnimde tek bir cümle kaldı.
O meydanda toplanan insanlar yalnızca bir siyasi partinin çağrısına uymamıştı.
Onlar, Cumhuriyet’in ortak değerlerine sahip çıkmak için oradaydı.
Belki farklı partilerden gelmişlerdi…
Belki geçmişte farklı siyasi hareketlerde bulunmuşlardı…
Ama o gün onları bir araya getiren ne rozetlerdi ne de siyasi hesaplar.
Onları buluşturan; ay yıldızlı bayraktı.
Cumhuriyet’ti.
Hukuktu.
Adaletti.
Ve her şeyden önce, Türkiye sevgisiydi.
İşte bu yüzden Tandoğan’da yalnızca bir miting yapılmadı.
Tandoğan’da, Türkiye’nin ortak vicdanı yeniden ses verdi.
Tandoğan Meydanı'nda yükselen yalnızca sloganlar değildi; milletin yeni umutları da yükseldi. O gün görüldü ki Müsavat DERVİŞOĞLU, sadece İYİ Parti'nin değil, ortak değerlerde buluşan milyonların sesi ve milletin lideri oldu.
Namık Kemal YILDIZ