Mücahit Demir

Mücahit Demir

Genç Yazar
[email protected]

ARINMA - [ V ]

25 Mart 2020 - 17:39 - Güncelleme: 25 Mart 2020 - 22:21

Hacı Bek­taş-ı Veli(ks) Makâlât-ı Gaybiyye’de dervişlerin sorularına yanıtlar verir ve ilk soru ele aldığımız tezkiye(arınma) konusunu açıkladığı için bu can alıcı alt başlığımıza onun alî ruhundan feyz alarak girizgâh yapmak istiyoruz. Müridlerin kendisine “Allah’a ulaşma yolları nelerdir? Vuslata nasıl erişilir?” sorusuna karşı şöyle yanıt verir: Vuslat üç çeşit davranışla mümkün olur. Bun­lar, nefsi arındırmak, kalbi temizlemek ve ruhu yücelt­mektir. Bu durum dervişin süflî sıfatlardan arınmasına karşılık gelir. Bu arınmanın temel şartı da Allah’ı an­maktan geçer. Allah üç türlü anılır. Birincisi dil ile, ikincisi kalp ile, üçüncüsü de sır ile anmaktır. Derviş maneviyat şehrini mamur edebilmek için nefsanî şeh­rini ve benlik şehrini yıkmalıdır. Ancak bundan sonra ruhanî şehrini kurabilir. Allah “Biz ona şah damarın­dan daha yakınız.” dediğine göre vücutta Allah’tan baş­ka öz yoktur. Bu yüzden derviş Allah zikrini dilinden düşürmemeli, gönlünde Allah adından başka bir şeye yer vermemelidir. Zikri dille değil gönülle yapmalıdır. Çünkü dil, Beyazıd Bistami’nin dediği gibi “Bir yere sığmayan bir yalancıdır.” (Anadolu’da bir kurucu akıl: Hacı Bektaş-ı Velî, Editör: Doç. Dr. Bülent KARA, İncir Yay.)rn           rnNefsini arındırma işlemi, sadece erdemli bir yaşam için gerekli değildir. Buna göre, nefsinden azat olan kişi, ön yargı, kötü niyet gibi olumsuz niteliklerden uzaklaştığı için, bütün/tümel hakkında konuşma hakkını kazanmış olur. Tümellerin bilgisi, ancak yerel koşullardan ve nefisten azat olarak elde edilmektedir. Nefsinden azat olma, ferde nesnel bir ortamda düşünme imkânı vermektedir. Bu kendi içinde aklın, kalbin, ruhun, nefsin olgunlaşması anlamına gelmektedir. Nesnel bilgiyi var kılan da bu koşullardır. Nefs; kızma, öfke, şehvet güdülerine kaynaklık eden yer olarak da düşünülmüştür. Bu kullanımda nefs, insanda kötü sıfatları toplayan, arzunun ve şehvetin kaynağı olan bir varlıktır. Nefs-i emmare olarak kabul edilen nefsin bu ilk mertebesinde, Müslüman ferdin bu dünya hayatında alt etmesi gereken, “iki koltuğunun arasında bulunan en büyük düşman” olarak kabul edilmektedir. Nefs diğer bir anlamda, insanın özü ve kendisi manasına da gelmektedir. Bu kullanımda nefs, bizatihi kötü olmaktan ziyade, bulunduğu hale(mertebeye) göre değerlendirilmektedir (Gazali, 1993: 2171-2172). Birinci düzeydeki nefs, siyaseten ve ahlâken “öteki” durumundadır ve nefs-i emmare adını almaktadır. Tek ve hakiki düşman olan bu makamdaki kişinin nefsidir. Yaygın bir deyişle “Düşman olarak nefsin yeter.” sözü, ferde kendi davranışlarını sürekli kontrol etme ve olaylar karşısında ilk eleştiriyi kendine yöneltme gereği konusunda da bilinç verir. Nefsin düşman olarak görülmesi, özgürlüğün kişinin kendi nefsiyle mücadele etmesi sonucu elde ettiği bir değer olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Hürriyet bu mücadele sonucu kazanılmaktadır. (Nesefi, 2009: 144) İbadetlerin temel amacı, nefsi kontrol etmek ve onu özgür kılmaktır. Bu bağlamda, özgürlük, dışa dönük değil; içe yönelik, insanın kendi arzularına karşı iradenin kararlılık göstermesidir. Görüldüğü gibi, nefsin tanımlanmasına bağlı olarak hürriyet kavramı da siyasal içerikli değer olmaktan çıkıp kişinin ahlâki sınırlar içinde işleyen bir değere dönüşmüştür. Siyasal alanla ilgili hürriyet anlayışı, nefisle ilgili mücadeleden elde edilen bu anlamın türevidir.rn           rnNefs, birden fazla doğası ve eğilimi olan bir varlıktır. Nefs, arzu ve tahakkümün temel kaynağıdır. Ancak bu onun değişmez bir doğal yapısı da değildir. Nefs, arzu ve tahakküm duygularını başlangıçta kontrol edilebilmekte daha sonra bu duyguları dönüştürülebilmektedir. Kesin olarak söylenemez olmasına karşılık, arzulara kaynaklık eden nefs birden fazla ve zaman içinde üst üste binmiş yapılar görüntüsü vermektedir. Örneğin “Kötülüğü emreden nefs-i emmare” daha sonra, “tatmin olmuş ve razı olmuş bir nefse” dönüşebilmektedir. Eski doğası ortadan kalkmamakta ancak kendine yeni bir doğa daha edinebilmektedir. Bu anlatılanlar ışığında her ferdin öncelikli amacı: Sürekli kötülüğü emreden nefsinin bulunduğu bu ilk makam olan nefs-i emmareden nefsini kurtarıp, sırasıyla nefs-i levvame, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne makamlarından geçerek son makam olan rıza makamına yani nefs-i mardiye mertebesine ulaşmak olmalıdır. “Nefs-i Emmâre’den hâsıl olan 10 makam şun­lardır: Cehalet, öfke, cimrilik, düşmanlık, küsmek, kin beslemek, kibir, haset, küfür ve nifak. Nefs-i levvâme­'den hâsıl olan 10 makam: Zühd, takva, tevazu, kulluk, zekât, oruç, hac, umre, humus ve cihat. Nefs-i mülhi­me'den hâsıl olan 10 makam: Akıl, bilgi, vahiy, ilham, hayır, mal, fazilet, cömertlik, iyilik ve ihsan. Nefs-i mutmainne'nin on makamı: Fakirlik, sabır, adil olmak, insaflı olmak, ilim, rıza, tahkik, yakin, ahit ve vefa.” (Makâlât-ı Gaybiyye, Hacı Bektaş-ı Velî)rn         rn "Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunu işitir (söz) ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hayır onlar yol bakımından daha şaşkın ve aşağıdadır. Çünkü bu vasıfta bir kimse Allah'a ibadet eder gibi nefsinin arzularına ibadet edip, dinini arzusuna bina etmekte, hakka ve doğruya yol bulamamaktadır.(Furkan, 25/44) Biyolojik bedenin (hayvani ruh) Rahmani ruhla birlikteliği insanı oluşturmuştur.(Hicr, 25/29) Meleklerin secde ettirildiği insan da yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak kerim kılmıştır. Bu sıfatlarına rağmen insan, biyolojik bedenin yanlış yönelişlerinden dolayı bünyesinde bozukluğa yol açmakta, içinde taşıdığı Rahmanî ruhu, topraktan yaratılan, ölümlü biyolojik bedenin eğilimlerine, aşırılıklarına, yanlışlıklarına tabi kılmakta, dolayısıyla farkında olmadan enerjitik yanını(fiziki bedenini) ilah edinmektedir. Bünyede ortaklık yani şirkin heva çeşidi bu noktada ortaya çıkmaktadır. İnsan, Rahmanî ruhunu biyolojik bedende hakim kılmak zorundadır. Arınmanın gerçekleşmesi için bu çaba(büyük cihat) gereklidir. Etimolojik açıdan cihat, harp anlamında değildir, aslında büyük güç sarfı, büyük çaba, yeltenme gibi anlamları vardır, yani burada kişiden belli bir fonksiyonu ya da işi ifa etmesi için gücünü zorlaması istenmektedir.rn           rn"Allah'ı unutkanlıklarından dolayı, Allah’ın da onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler (yabancılaşma hastalığına tutulanlar) gibi olmayın. Onlar, yoldan çıkan kimselerdir."(Haşr, 59/19) Allah'ı unutmadan kasıt, O'nu ibadetle anma, emrini ve nehyini unutma, hukukullahı tanımama ve Allah'tan yardım dilememektir. Nefsin bu negatif yönünü doğruya götüren yol olarak görenler, bu aşırılık ve kötülüklerini alışkanlık haline getirip hevalarına tapar olmuşlardır. Bu durum, nefsinin (biyolojik bedenin) aşırılıklarına teslim olma ve aşağılara düşmedir. İslâm bilginleri biyolojik yapının bu eğilimlerini, celal sıfatının tecellisi olan hayvani ruh olarak ifade ederken, sultani ruhu ise cemal sıfatının tecellisi olarak ifade etmektedirler. İnsanın yabancılaşması ve inkâr hastalığı bu iki kavramın ilişkisi sonucu ortaya çıkan bir aşamadır. Kur' an, bu seviyedeki insanları muhatap almamakta, kafirleri kalplerinde hastalık olan ve hastalığı devamlı artan kişiler olarak anlatmaktadır. (Bakara, 2/10) Özlerine yabancılaşma o kadar artmıştır ki, kendilerine doğru anlatılınca arslandan ürkmüş yaban eşekleri gibi kaçmaktadırlar. (Müddesir, 74/50-51)rn rn         rnKur'an-ı Kerim'in, arınma konusunda önemini vurguladığı kavramların biri de akıldır. Sözlükte, doğru ile yanlışı birbirinden ayıran nur, rabbani latife, kalp olarak tarif edilir. Allah'a ibadete ve cennete girmeye vasıta olan düşünce, kulluk yapmaya alet olan fikir, ibadetin yolunu gösteren ışık, kelam' da kaynağı şuur olan bir ilim iken, tasavvufta, kalpten kaynaklanan feyz ve ilhamdır. Aklın, ruhun fonksiyonlarından biri olduğunu, ruhun gözü olarak nitelendirilir ve yeri kalptir. Kur'an, aklın bu özelliklerine değinerek inanmayı hür irade ve şartlanmamış akla bağlar. Biyolojik bedenin aşırılıklarından korunmak, algıları bilinçli ve doğru şekilde kullanmada ve imanda akıl etkilidir. Bu nedenlerle Kur'an’ın birçok ayetinde akledemeyenler, zanna ve tahmine uyanlar, eleştirilirler. (En’am,6/116) İlahi hükümleri değerlendirmeyen kişi, yaptığı eylemin niteliğine bakmaksızın hareket eder. Bu hareket, dış dünyada da kargaşa şirk kültürü oluşturur. Böylece fert, hem iç dünyasında sıkıntıya hem de dış dünyasında yanılgıya düşer. Akıl, bu durumu önleyici faktörlerden birini oluşturmaktadır. (Hadid, 57/17; En’am, 6/151) Fert, kalbini(ruhunu) biyolojik bedeninin ihtiraslarından ne kadar korur, temizlerse o denli Allah' a yaklaşır ve akıl sahibi olur. Şu halde insan ya Allah’a ya da hevasına itaat edecektir. Allah’a itaat ettikçe, hevanın egemenliğinden kurtulur ve göğsü İslâm(barış)'a açılır. Burada İslâm için göğsün açılması, nefse hakkı seve seve kabul etmeye hazır, engel ve zıtlıklardan arınmış bir yetenek bahşetmekten kinayedir. (En’am,6/125) Buna karşın hevanın ilah edinilmesi, aklı öldürür. Hevanın ilahlaştırılması, insanın bütün düşünce ve davranış sistemini, biyolojik bedeninin sınırsız istek ve tutkuları doğrultusunda yeniden programlamasıyla kendini gösterir.rn           rn"Ölmeden önce ölünüz," sözü, nefs kavramında bahsettiğimiz negatif yönün kontrol altına alınmasıdır. Sofiyye indinde ölmeden önce ölünüz ve nefsinizi öldürün gibi ifadelerden murad, nefsi tezkiye, ahlâkı rezile ve evsafi mazmumeden pak etmek manasındadır. Eflatun da buna benzer olarak, 'iradenle öl, tabiatla diril' der ki bununla ruhla devam eden sonsuz ve huzurlu hayatı kastetmektedir. Bu anlamlara göre tezkiye, nefsin negatif yönünün boğazlanması, zararının giderilmesi, kaldırılması anlamlarına gelmektedir. "Ümmetim hakkında endişe ettiğim konuların en tehlikelisi, heva (bedenin alışkanlık haline getirilmiş zarara götüren hisler) uymak ve uzun yaşama düşüncesidir." Hevaya uymak insanı Allah'tan saptırır, tul-i emel ve ahireti unutturur; çünkü uzun yaşama isteği bedenin dokusunu koruma eğilimidir. Uzun emel eden kimse ecelinin çok geç geleceğini hayal eder insan uzun ömrü Allah'ın takdirine veya yaşamanın hakkında hayırlı olmasına bırakmalıdır. Kur' anın ortaya koyduğu bu oluşum insanın insana özgü niteliklerini yitirmesi anlamınarngelen yabancılaşma (alienation-alinasyon)dır. Bu kavram, günümüz insanının dini, felsefi, ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik alanlardaki çöküşünün ortak nedenidir. Görüldüğü gibi dini yozlaşmanın temelinde insanın öz benliğinden sapması  kendi öz varlığından uzaklaşması yatmaktadır. O halde yabancılaşma ancak nefs tezkiyesi ile insanların tümüyle öz bilinçlerine kavuştukları, kendi çevrelerinin ve kültürlerinin ruhtan kaynaklandığı anladıkları zaman son bulacaktır. “Kim de (kıyâmet günü) Rabbi’nin makamından (huzûrunda durmaktan) korkmuş ve nefsi(ni), (kötü) arzulardan men' etmişse, artık şübhesiz (o kimse için) varılacak olan yer, ancak Cennettir!” (Naziat, 79/41)rnrn           rn"İnsanlar içinde Allah'tan başkasını eş ve ortak tutanlar vardır ki, onlar kadınları, Allah'ı severler gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. (Bakara, 2/165) Bu ayet şuna dikkat etmemiz gerektiğini gösteriyor ki, ilahlık makamında sevgi bir esastır, sevginin hükmü itaattir, Allah'a denk tutulan şeyler ise çok çeşitlidir. Mal, mülk, para, makam, şan-şöhret, kadın, devlet, ırk, lider veya bir sanatçıya aşırı bağlılık gibi birbirinden çok farklı zaafları bu çerçeve içerisinde değerlendirmek konunun anlaşılması açısından önemlidir. O halde sevgi eğilimini, Allah sevgisi yönünde asıl olarak kullanmak nefs tezkiyesinde önemli bir noktadır. “Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluk bulamazsın ki Allah'a ve elçisine baş kaldıran kimselerle bir sevgi ve dostluk bağı kurmuş olsunlar. Bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.”(Mücadele, 58/22) Arınma yolunda en yaygın ve en zor engel farkında olmayarak bu tür şirk ihtiva eden eylem ve davranışlarda bulunarak nefsine zulmetmektir.rn           rn"Onlar, O'nu bırakıp da dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş Şeytan’dan başkasına tapmazlar. Onların en çok taptıkları veya adına davet ettikleri dişilerdir. (Nisa, 4/117) Yunanlıların ve diğer putperest toplumların putlarının kadın ismiyle isimlendirilmiş olması da kadına tapmanın ruha hakim olmasından doğmuştur. Şirk sadece tahtadan oyulmuş putlara sınırlı değildir. İçinde yaşadığımız toplumuzda da sanıldığından çok daha yaygındır. İnsanın kendisine hayat amacı olarak belirlediği, kendisinden medet umduğu, rızasını aradığı her varlık; Allah’tan başka edindiği birer ilahtır. Bu nedenle de şirk hemen yanı başımızdadır. Hayatlarını Allah’tan başka bir varlığa, bir insana ya da ideoloji(düşünce)’ye adayanlar; birbirlerine tapma sözcükleri ile aşık olanlar; başka insanların beğenisini kazanmak, çıkar ve prestij elde etmek için yaşayanlar; kendileri, Allah’a yaklaşmak için vesileye muhtaç oldukları halde bu aciz insanlara bağlananlar, ölülere dua edenler, bahçesi malı ve akrabalarının kendisini ebedi yaşatacak sanan bahçe sahibi gibi olanlar, çocuk vermesi için Allah’a dua edip sonra da onu kendilerinden bilenler ona Allah’tan üstün bir sevgiyle bağlanıp Allah’a eşit değer verenler… Allah’a ancak onların değerli olduğu önerisi kabul edilince inananlar. Bunların hepsi de Kur’an’ın tabiriyle uzak sapış içerisindedir.İmanları da tam anlamıyla engellerden arınmak, onları Allah’tan bilmek ve O’nun yolunda değerlendirmek dolayısıyla dini yalnız Allah’a has kılmakla gerçekleşir. Hanif sapıklıktan istikamete, çarpıklıktan doğruluğa meyillidir. O halde insan yüzünü dine öyle tutmalıdır ki eğriliklerden, bozuk hevalardan, boş eğilimlerden sakınıp yalnız Allah’a meylederek yaratılışa uygun düşen(fıtrat) Allah’ın dinine sarılabilmesi mümkün olsun. Kur’an şirkten arınmış bu kalbi, kalbi selim olarak niteler. Müfessirlere göre bu kimse, dininde bilgisizlikten ve bozuk ahlâktan, mal ve evladın şerrinden arınmış nefistir.rn         rnO gün ne mal ne oğullar fayda verir, o gün ancak Allah’a kalbi selim ile gelenler kurtulur; (Şuara, 88) ayetiyle anlatılmak istenen şirkten ve nifaktan temizlenmiş, huzura(barış) ve itminana ermiş nefs kastedilmektedir. “İbrahim’de size güzel bir örnek vardır (Mümtehine, 4) ayetiyle Hz. İbrahim’in mücadelesi inananlara bir örnek olarak gösterilmekte ve onu takip etmeleri tavsiye edilmektedir. Hz. İbrahim’in tevhid mücadelesi çok değerlidir ve dinimizin kutsal saydığı hac ve kurban ibadeti gibi çok önemli ritüellere de kaynaklık etmektedir. İnsanın mücadelesi sadece kendi dışındaki putlarla değil, aynı zamanda kendi içindeki nefsiyle de her an devam etmekte ve Peygamber Efendimiz(sav) de bunu bir sefer dönüşü sırasında büyük cihad olarak nitelendirmektedir. "Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden kendilerine senin ayetlerini okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder." (Bakara, 2/129) Müfessirlere göre temizlemeden maksat, maddi ve manevi her iki yönü kapsıyorsa da, burada kast günah olgusu ve diğer eksikliklerdir. Hz. İbrahim(as) uzun süren ilahi sınavda tevhit mücadelesi boyunca Allah’ı aklı ve tefekkürüyle aramış, kendine verilen ilahi bilgiyle kalbini düalizmden arındırmış ve Müslüman ol, çağrısına; “alemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum” diyerek cevap vermiştir.(Bakara, 131) Bünyesinde tevhide ve İslam’a ulaşan insanın eylemlerinin niteliğinin, tevhid inancıyla uyumlu olarak gerçekleşmesine Hz.İbrahim’in mücadelesi örnek olarak gösterilmekte ve insanlardan da aynı tavrı sergilemeleri istenmektedir. Yıldızların nasıl gökte birer yerleri varsa yerdeki İbrahim’in (as) hepsinin üstünde bir şerefi vardır. Böyle bir şerefi taşıyan insanın ve insanların o hakiki malikin gerisinde insanlar için yaratılmış aya ve güneşe, her türlü mahluka kul, köle olup alçalması pek büyük bir küfürdür. Şirk ve küfür gibi manevi kirlerden arınmakla muhabbet ve buğzun(kin) sırf Allah için olması gerektiğine, Allah’a iman, ahlâk temizliği, doğruluk, hakkı icra ve tefekkürle gerçekleştiğine Hz.İbrahim(as) kıssası ve onun şahsiyeti güzel bir örnektir. Kelime-i tevhid ve hanifliği insanlığa öğretip miras olarak bırakan Hz.İbrahim, tezkiyenin gerçekleşmesi yolunda bizlere ne güzel metotlar sunmaktadır. Kendi içerisinde barışı sağladıktan sonra başkalarıyla olan ilişkilerimizi de Allah Resulü ne güzel tayin etmektedir: “Müslüman, diğer Müslümanların dilinden ve elinden diğer kimselerin (güven, huzur, selamet) barış anlamındaki silm içinde olduğu kimsedir.”rnrn25.03.2020rnM.Mücahit DEMİR / Ülkepostası rnNOT: Makalemiz içerisinde YÖK’ün erişime açtığı "Ulusal Tez Merkezi" üzerinden ulaşılabilecek [https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/ ]  aşağıdaki tezlerden yer yer alıntılar yapılmıştır.rnrnrn Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tefsir Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ahmet Lütfi ALKAYA, “Kur’an-ı Kerim’de Arınma Kavramı, 2000”rn Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, Orhan KESKİNTAŞ, “Osmanlı Devleti Dönemi’nde Yazılan Siyasetnâmelerde Adalet, Ahlâk ve Nizâm Düşüncesi Üzerine Bir İnceleme, 2016”rnrn rn 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum