05 Şubat 2026 - Perşembe

Küresel Kaos Çağında Liderlik ve Türkiye’nin İstikrar Arayışı

Yazar - Tolga Sezer
Okuma Süresi: 5 dk.
Tolga Sezer

Tolga Sezer

sezer.tolga@hotmail.co.uk -
Google News

Dünya, son yılların belki de en sert kırılma dönemlerinden birinden geçiyor. Ukrayna savaşıyla derinleşen jeopolitik gerilimler, Orta Doğu’da yeniden tırmanan krizler, enerji ve gıda güvenliği tartışmaları, küresel ekonomik dalgalanmalar ve güç dengelerinin hızla değişmesi… Tüm bu gelişmeler, yalnızca devletlerin değil liderlik modellerinin de sınandığı bir dönemi işaret ediyor. Böyle bir atmosferde Türkiye’nin siyasi istikrarı ve yön bulma kapasitesi, doğrudan liderlik gücüyle ilişkilidir.

Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimlerde aday olması ve yeniden seçilmesinin gerekliliği, sadece iç politika perspektifiyle değil, küresel güç mücadelesi bağlamında da değerlendirilmelidir.

Uluslararası sistem artık öngörülebilir değil. ABD-Çin rekabeti, Avrupa’nın güvenlik kaygıları, Rusya’nın askeri hamleleri ve Orta Doğu’nun kronik kırılganlığı; ülkeleri hızlı karar alan, kriz yönetimi yüksek ve sahada karşılığı olan liderlik modellerine yöneltiyor.

Türkiye bu denklemde sıradan bir aktör değil. NATO üyesi, enerji geçiş yollarının merkezinde, göç yönetiminde kilit ülke, savunma sanayiinde yükselen güç ve bölgesel diplomaside oyun kurucu bir pozisyonda. Böyle bir ülkenin, küresel türbülans döneminde güçlü bir siyasi hafızaya ve uluslararası ilişki ağlarına sahip bir liderlikle yol alması stratejik önem taşıyor.

Erdoğan’ın son 20 yılı aşan siyasi tecrübesi; kriz anlarında hızlı refleks verebilme, çok aktörlü diplomasi yürütebilme ve iç politikada güçlü karar alma kapasitesi gibi unsurlarla şekillendi. Suriye, Libya, Karabağ, tahıl koridoru diplomasisi, enerji anlaşmaları ve savunma sanayii hamleleri bu liderlik modelinin sahadaki yansımaları olarak okunabilir.

Bu nedenle önümüzdeki seçimde Erdoğan’ın adaylığı ve yeniden seçilmesi, yalnızca bir siyasi tercih değil; küresel belirsizlik ortamında Türkiye’nin “istikrar hattını” koruma stratejisi olarak değerlendirilebilir.

Ancak stratejik bakış açısı yalnızca bugünü değil, sonrasını da planlamayı gerektirir. Erdoğan sonrası dönem, Türkiye açısından bir “yön krizi” üretmemeli; aksine mevcut dış politika çizgisi, güvenlik perspektifi ve ekonomik bağımsızlık arayışı kurumsallaşmış bir yapıya dönüşmelidir.

Burada kritik soru şudur: Erdoğan’ın inşa ettiği siyasi ve stratejik hattı kim sürdürebilir?

AK Parti’nin geleceğinde öne çıkabilecek isimler arasında Bilal Erdoğan ve Hakan Fidan’ın farklı profillerle dikkat çektiği görülüyor.

Bilal Erdoğan, uzun süredir sivil toplum, gençlik politikaları ve kültürel diplomasi alanlarında aktif bir rol üstleniyor. Eğitim, vakıf faaliyetleri ve uluslararası temaslar üzerinden şekillenen bu profil, partinin ideolojik ve toplumsal tabanıyla güçlü bir bağ kurulmasına imkân tanıyor.

Stratejik açıdan bakıldığında, Bilal Erdoğan ismi;

  • Parti kimliğinin korunması
  • Toplumsal mobilizasyonun sürdürülmesi
  • Erdoğan sonrası dönemde tabanla bağın kopmaması

gibi başlıklarda bir “süreklilik aktörü” olarak öne çıkabilir.

Hakan Fidan ise daha çok devlet aklı, güvenlik bürokrasisi ve diplomasi alanındaki tecrübesiyle farklı bir kulvarda duruyor. MİT başkanlığı ve dış politika süreçlerindeki aktif rolü, onu küresel güç dengelerini okuyan ve sahaya yansıtan bir aktör haline getirdi.

Fidan’ın öne çıkabileceği alanlar:

  • Güvenlik merkezli devlet yönetimi
  • Çok yönlü dış politika stratejisi
  • Bölgesel güç rekabetinde aktif rol

Bu çerçevede Fidan, Erdoğan sonrası dönemde “stratejik aklın temsilcisi” olarak AK Parti liderliğinde alternatif bir seçenek olabilir.

Türkiye’nin önündeki asıl mesele bir isimden ibaret değil; liderlik modelinin kurumsallaşmasıdır. Erdoğan dönemi, güçlü karizma ve merkezi liderlikle şekillendi. Ancak gelecek dönem, bu modelin;

  • güçlü kadrolar,
  • kurumsal yapı,
  • stratejik vizyon birlikteliği

ile desteklenmesini zorunlu kılıyor.

Bu nedenle en gerçekçi senaryo, kısa vadede Erdoğan’ın liderliğinin devam etmesi; orta ve uzun vadede ise onun izlediği politik hattı sürdürebilecek yeni bir liderliğin parti içinde olgunlaştırılmasıdır.

Küresel düzenin yeniden kurulduğu bir dönemde Türkiye’nin en büyük avantajı, son yıllarda geliştirdiği stratejik reflekslerdir. Savunma sanayii, enerji politikaları, bölgesel diplomasi ve iç siyasi istikrar bu reflekslerin temelini oluşturuyor.

Bu yapı, ani bir liderlik boşluğunu kaldırabilecek durumda değil. Bu nedenle önümüzdeki seçim sürecinde Erdoğan’ın adaylığı ve yeniden seçilmesi, Türkiye açısından bir “geçiş köprüsü” niteliği taşıyabilir.

Sonraki dönemde ise mesele yalnızca “kimin lider olacağı” değil; Erdoğan’ın oluşturduğu politik hattın kim tarafından, nasıl ve hangi kadrolarla sürdürüleceği olacaktır.

Bilal Erdoğan ve Hakan Fidan gibi isimlerin bu denklemde öne çıkması, Türkiye siyasetinde yeni bir evrenin kapısını aralayabilir. Ancak belirleyici olan yine tek bir faktör olacaktır: Türkiye’nin küresel kaos çağında istikrarını koruyup koruyamayacağı.

Ve bu sorunun cevabı, liderlik kadar stratejiye; isimler kadar vizyona bağlı olacaktır.

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
ss