01 Haziran 2026 - Pazartesi

Biz Bu Şehirde Sadece Çocukluğumuzu Değil, Kendimizi Kaybettik!

Biz Bu Şehirde Sadece Çocukluğumuzu Değil, Kendimizi Kaybettik!

Yazar - Nur Delice
Okuma Süresi: 11 dk.
176 okunma
Nur Delice

Nur Delice

nurdelice77@gmail.com -
Takip EtGoogle News

Biz Bu Şehirde Sadece Çocukluğumuzu Değil, Kendimizi Kaybettik!

​Yine bir bayram geldi. Her yer alabildiğine çiçeklerle bezenmiş, tabiat adeta en taze libasını giymişken, bizim yüreklerimizi alabildiğine bir geçmiş özlemi, durdurulamaz bir sıla hasreti sardı. Bugün penceremden dışarı bakıyorum. Zamana acımasızca direnen beton yığınları arasında, ayakta kalmaya çalışan o sıvasız inşaat duvarlarını izlerken aklımda durup dinlenmeyen bir soru belitiyor.

" Çevremizde gördüğümüz her bir yıkıntı, her bir belirti sanki insandan yapılmış bir alıntı değil mi?"

 Zamanla bedeninden bir yerler hasar görüp, ruhundan bir şeyler dökülürken; ayakta kalma mücadelesiyle yıkılmadan dik durmaya çalışan o sıvasız duvar, tam olarak biz değil miyiz?

​Yüzümde buruk bir tebessümle köydeki çocukluğuma gidiyor, gurbetin orta yerinde gözümden damlalar akıtmaya başlıyorum. Sanki her fırsatını buldukça gözlerim, yüreğindekileri dışarı atmak için birer bahane arıyor.
​Odamda sobadan gelen o huzurlu çıtırtı sesleriyle pencere kenarına kıvrılan, elinde defter kalem olan o küçük kız canlanıyor gözümde. İşte ilhamın dibine dibine vurduğu, aynaya bakmadan kendimi görebildiğim zamanlardı. O kızın hayalleri öyle saf, öyle derindi ki… Başını semaya kaldırıp gülümseyerek, "Olur değil mi Allah’ım? Olur… Sen istersen olur" diye doğrudan Yaratıcı’sıyla konuşan bir kız çocuğu. 

Delice’de kızlar, erkekler kadar ayrıcalıklı büyümezdi. İstedikleri hayat değil, ailelerinin uygun gördüğü kaderleri olurdu. Bu nedenledir ki o coğrafyanın kızları, biraz da erkek gibi büyümek zorunda kalmışlardır. Oysa ki Asena ruhlarında kadın gibi büyümek değil, sadece erkeklerin o özgür ayrıcalıklarına sahip olmak ve gönüllerinden geçene ulaşmaktı yegane dertleri...

​Çimento Torbalarından Dikilen Hayaller...
​Benim çağımın kızlarında tarifi imkansız bir okuma sevdası vardı. Erkekler sokakta top peşinde koşturup dünyayı takmazken, kızların elinden kalem düşmezdi. Yeri gelir tarlada kan ter içinde çalışır, akşamına mum ışığında, televizyonun cılız aydınlığında ödev yetiştirirlerdi. Benim en çok sevdiğim şey ise, balkonda ay ışığı altında şiir yazmaktı. Sol yanımda Delice mezarlığı, sağımda amcamların evi, karşımda komşular, yukarda ise uçsuz bucaksız ay ve yıldızlar… 

Geçmiş, gelecek ve ahiret kavramları arasında "Nur ve hayalleri", gecenin en kutsal konusuydu. O Nur; rüyalarında ya üstünde en çok istediği polis kıyafetiyle asilce duruyor ya da sevdalısı olduğu İngilizce öğretmeni olmuş, öğrencileriyle sınıfta neşeyle ders işliyordu.
​Neden mi İngilizce? Fen bölümü okusam da içimde bu dile karşı deli bir sevda yatardı. Babamla evin duvarlarını örerken, çimento torbalarını silkeleyip keser, yorgan ipiyle birbirine dikerek kendime defter yapardım. Sadece kelime ezberlemek için sürekli İngilizce kelimeler yazar, bir şiir okur gibi kendi kendime tekrarlardım. Hocam duyduğunda, "Sesin o kadar yatkın ki, sanki ders anlatmıyor, şiir dinletiyorsun" derdi. Şiir sevdası, işte o balkondaki ay ışığının nostaljisinde içime öyle bir işlemişti ki bir daha söküp atmak mümkün olmadı.

​İnsan en çok sevdiklerinin acısını toprağa gömdüğünde anlıyormuş hayatı. Yağmur yağdığında "Neden toprak böyle güzel kokuyor?" dediklerinde anlıyorsun gerçeği… O koku, toprağın değil, toprağa verdiğin sevdiklerinin kokusuydu sanki; buram buram burnunun direğini titreten…

​"Hasret misin, Vuslat mısın Delicem?"
​Hepimizin içindeki o sıla-i rahim özlemi, toprağın seni memlekete doğru amansızca çekişinden değil midir? Evimizin üzerindeki o Ak Tepe’ye, "Bayraklı Tepe" derdik biz. Ne de güzel, ne de asil olurdu onun altından Delice’yi izlemek! Hani tiryakilerin ciğerlerinin derinliklerine kadar çektikleri o ilk sigara nefesi vardır ya; benim de içime bir Delice havası çekişim vardı ki, her şeye bedeldi. O hava kaç tane şiirime can, kaç satırıma ilham oldu, sayısını bilmiyorum.

​O yıllarda bütün gençlerin tek bir kutsal hayali vardı. Okuyup eli kalem tutan birer insan olmak, iyi bir makama gelip vatanı ve milleti için en güzel yerlerde hizmet etmek. Çünkü Delice; milliyetçi, vatanına ve milletine sarsılmaz bağlarla bağlı bir Türkmen ilçesidir. Düğününde de cenazesinde de o şanlı Türk bayrağı, illaki evinin en mukaddes köşesindedir. Hala düğün evlerinde o uzun direğe dikilen şanlı bayrağın tepesindeki elmanın, tavuk teleğinin gizemini ve hikmetini tam çözemesem de, düğün sabahına kadar o bayrağın indirilmemesi gerektiğine dair düğün kültürümüz varlığını dipdiri koruyor. Kimine göre basit bir adet, kimine göre içinde ne büyük hatıralar barındıran bir gelenek… Dinlemek, yaşatmak lazım.

​Biz milli ve manevi değerlerimizin varlığını, o değerlerin bizi biz yapan harcını, ancak şehre gelip "gurbet" kelimesinin o soğuk yüzünü kavradığımızda anlayabildik. Köydeyken o köy düğünleri ne kadar basit, ne kadar sıradan gelirdi gözümüze. Kuzenlerin şehirdeki o şatafatlı düğünlerine özenir, şehirdeki yaşayışın cazibesine kapılırdık. Belki de çocukluk hayallerimizi yoğuran, o beton kentlere benzeme isteğiydi.
​Şimdi şehirdeki senelerin bıraktığı acı izlenimleri bir yana, çocukluğumun o duru bakışını bir yana koyuyorum. Görüyorum ki o köy düğünlerindeki akrabalarla tutuşulan, ucu bucağı görünmeyen o halayların, o samimiyetin, o hesapsız heyecanın yeri bambaşkaydı! Günlerce süren düğünlerde sofra hazırla, sofra kaldır, gelenlere çay dağıt, bulaşıkları toparla… Bir taraftan da yorgunluktan bitap düşmüşken kalk oyna; çünkü halam elinde terlikle beklerdi arkanda!

​Bazen diyorum ki; neye mal olursa olsun, o terliğin bile bir anlamı, bir şefkati vardı. "Yorulmak yok, kuzenler senin öz kardeşindir" mesajıydı o. Dört gün üç gece süren düğünler olurdu. Akın akın komşular, uzak yakın akrabalar gelirdi. O gelinle damat, el birliğiyle sanki pamuklara sarılırdı. Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk demeden; "Aman elbisem kirlenir, ayakkabım eskir" hesabı yapmadan herkes koşa koşa yardıma gelirdi. Hani şimdilerde "düğün" deyip birkaç saate sığdırdığımız, soğuk salonlarda zoraki bir gülücükle katıldığımız o şehir düğünleri var ya… Sorarım sizlere, hangimiz o salonlarda köyümüzdeki huzurun kırıntısını bulabildik?

​"Hasret misin vuslat mısın Delicem?" derken, işte bu içimdeki dinmeyen hasret bana ilk şiirimi yazdırmıştı. Şimdi gururla söylüyorum; Delice’nin ilk türküsü bestelendi ve klibinin çekilmesi için gün sayıyor. Ancak hepimiz birer birey olarak toprağımıza, çocukluğumuza, bizi biz yapan değerlerimize ve kültürümüze sahip çıkmazsak, yarın çocuklarımızın anlatacağı böyle güzel hatıraları kalmayacak. Her fırsatta lüks tatil beldelerine kaçmak yerine, memleketinizin yıkık, virane bir evi de olsa orada yaşayan hatıralarına, hikayelerine değer verseniz; tüm sülale toplanıp geçmişi sohbetinize katıp harmanlasanız fena mı olurdu? Delice’nin o meşhur sohu taşında dövülen çiğköfteleri, közde pişen ÇÖCÜK’leri, buram buram tüten arabaşı çorbasını ve yufka ekmek üzerine dökülen o mis kokulu bulgur pilavını, yanındaki turşuyu; bugün şehir lokantalarında yediğimiz o ruhsuz, karışık etlere değişir misiniz?

​Kaybedilen Emanetler ve Eksik Yanımız...
​Köydeki evimi kendi ellerimle sattığımız o gün, göbek bağımın ağrıdığını, sanki sol kolumun gövdemden kopup düştüğünü hissetmem zaman aldı. Şimdi bayramlarda herkes aile büyüklerinin evinde neşeyle toplanırken, benim koskoca şehirde tek başıma penceremden bayramı izlemem; yetim bir çocuğun ana baba yokluğunu iliklerine kadar hissetmesi gibi ağır, sarsıcı ve amansız geliyor. Zamanında o soba külünü dondurucu soğukta küllüğe dökmek ne kadar zor gelirdi bize… İnanın, şimdi kaloriferli sıcak odamda otururken içim üşüyor, ruhum donuyor.
​Yalnız geçirilen bayramların insanın içinde ne derin yaralar açtığını sadece ben değil, gurbetin pençesindeki tüm hemşehrilerim çok iyi biliyor.

 Hepsini dinliyorum, tek söyledikleri şu: "Köyümde başımı sokacak bir göz odam olsaydı da, bayramlarda şu koca şehirde yapayalnız kalmasaydım..." Akrabalık bağları İslam’da işte bunun için bu kadar kıymetli, bu kadar dokunulmazdır. Her ne yaşanırsa yaşansın, araya ne kırgınlık girerse girsin; bayramlarda akrabaları barıştırmanın ulviyetini Peygamberimiz (s.a.v.) boşuna mı müjdelemiştir? Siz siz olun, sıla-i rahim bağlarınızı dünyalık hiçbir şeye değişmeyin. Memleketinizde bir karış toprağınız dahi varsa satıp gurbetin yalanına kapılmayın. Zira toprağını satan adamın aklı da ruhu da her zaman memleketinde esir kalacaktır.

​Bir de… En sevdiğinizi, canınızdan aziz bildiğiniz annenizi, o sevdalısı olduğu toprağa kendi ellerinizle teslim etmişseniz… Ve bir bayram günü kabir ziyaretine hasretle, buruk bir sevinçle gidip, canınızı adeta orada bırakırcasına yeniden şehre dönmüşseniz; artık hep sol yanınız eksik, hep bir tarafınız felçli yaşayacaksınız demektir. Herkes bayramda annesinin o sıcak elini öpüp alnına koyarken, siz mezardan bir avuç toprak alıp, elinizdeki o soğuk toprağı öpeceksiniz. Artık hiçbir bayram size hakiki bir "Bayram", hiçbir Anneler Günü size "Neşe" vermeyecek. Her zaman bir eksik yanınız kanayacak; tıpkı kurban bayramıyla birlikte kurban ettiğimiz, feda ettiğimiz her şey gibi…
​Onurumuz, şerefimiz, adaletimiz, ahlakımız, aile hassasiyetimiz, dilimizdeki sadakat, yüzümüzdeki astar, büyüklere saygı, edep, haya, karakter ve utanma gibi bizi insan kılan kutsal kelimeleri, ne yazık ki teker teker zamana kurban ettik. Neyi çok dilimize doladıysak, en çok onun eksikliğini yaşadık bu hayatta. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Şereflileri, ahlaklıları sessizce kenara itip; şerefsizleri, ahlaksızları ve sadakatsizleri baştacı yaptık. Ahlaklı insanların o asil hak savaşını kazanması için hiçbirimiz çıkıp da insan gibi, mertçe bir tepki vermedik, veremedik.

​Şimdi tüm bu yitip gidenlerin, o saf geçmişin, o temiz insanların ardından sorarım sizlere!!!!

" Böyle bir memleket, böyle bir geçmiş özlenmez mi?"

Nur Delice

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları
ss