Bu Bürokrasiyle bu iş zor!!!

Devlet bürokrasisi mefluç hale gelmiş, artık Türkiye’yi taşıyamıyor. Devlet bu bürokrasiyle büyük hedeflere koşamaz...

Bu Bürokrasiyle bu iş zor!!!
07 Eylül 2020 - 02:57

Somut delili korona virüs hadisesi. Devletin kurumları, sorunların üstesinden gelmek yerine, tıpkı rakibin arkasına saklanan futbolcular gibidirler.
Fırınlarımız…En çok tükettiğimiz gıdanın üretildiği yer.
Yüzde doksandan fazlasında üretim safhasında hijyen sıfırdır, iyi bilirim.
Bir de ekmeğin müşteriye sunulması vardır ki; felaket.
Bir kişi hem müşteriden para alır, kasadaki paraları karıştırır para üstünü verir, hem de o kirli elleriyle ekmekleri güzelce elleyerek müşteriye uzatır.
Banknot ve madeni paralar kaç bin kişinin ellerinden geçerek geliyor?
İnsanın en kirli uzvu şüphesiz elleridir.
Bizim toplumumuz maalesef el temizliğine hiç önem vermiyor. İslamiyet temizlik dinidir, ancak cami cemaatinin dahi lavabodan sonra ellerini sabunla yıkadıklarına çok az şahit oluyoruz.
O ellerden geçip gelen paralardaki mikroptan hepimiz nasipleniyoruz.
Fırıncılar duyarsız, müşteriler bilinçsiz, pekâlâ; bu işleri denetlemekle görevli kamu kurumu yok mudur?
Olmaz olur mu?
Belediyeler
, İl Sağlık Müdürlükleri ve İl Tarım Müdürlükleri bu konuda birinci derecede doğrudan yetkili ve sorumludurlar, fakat netice sıfırdan ibarettir.
Fırıncılar gene bildiklerini okuyorlar.
İlçe belediyesine başvurup neden görevlerini yapmadıklarını sordum. Aslında kendilerine, korona virüs hadisesi başladığında bu konuda titizlik göstermeleri için talimat gönderilmiş.
Fakat talimat onları hiç etkilememiş.
Geçersiz bir sürü bahane ileri sürdüler.

  • Şimdi dikkat buyurun, bu olayda sorumlu olan herkes aslında “görevini yapmıştır”. İçişleri Bakanı ilgili genel müdürlüğe gerekli talimatı vermek,
  • Genel Müdürlük de valiliklere tamim göndermek,
  • Valilik de kaymakamlığa,
  • Kaymakamlık da Belediyeye ilgili talimatı iletmek,
  • Belediye de zabıtayı görevlendirmek suretiyle “görevini yapmış oluyor”.
Fakat netice fiyasko.
Biz hormonlu ekmekleri tüketmeye devam ediyoruz. Neden?
Çünkü yukarıdan aşağıya bütün bu sorumlu makamların davası sorunu çözmek değil, görevlerini ihmal etmiş olmaktan kurtulmaktır.
Bu şekilde meseleyi halletmiş olmanın rahatlığı içinde kulaklarının üstüne yatıyorlar,
artık o konu onların gündeminden çıkmıştır.
Hiçbir makam verdiği talimatın arkasını takip etmez.
Sağlık bakanı da korona virüsle mücadele için kendini paralasın…
Bu tarz, Türk devlet bürokrasisinin yazılı olmayan yerleşik kuralıdır.
Tarım İl Müdürlüğünün Kontrol Şube Müdürünü de aradım.
Fırınların denetlenmesi bu kurumun asli görevleri arasındadır.
Ziraat mühendisleri ve veteriner hekimlerinden müteşekkil üç kişilik bir ekiple denetimlerini yaparlar, gerekli gördükleri takdirde müesseselere para yahut kapatma cezası uygulayabilirler. Üstelik bu müdürlüklerde gereğinden fazla bomboş oturan bir sürü eleman ve yeter sayıda araç mevcuttur.
Müdür kem küm etti. Hiçbir şeyden haberi yok. Suçu İlçe Müdürlüğünün üzerine attı. Onları neden denetlemediklerini sordum, cevap veremedi.
174 numaralı bir müracaat hattı olduğunu öğrendim, aradım. Tarım Bakanlığının bünyesinde oluşturulmuş bir ofismiş.
Telefona çıkan bayana aynen şöyle söyledim:
“Kızım, sizin ofisiniz gerçekten sorunları çözüyor mu, yoksa göstermelik bir şey mi? Benim böyle bir şikayetim var, bunu halledecek misiniz?”
Kızcağız ne yapsın, oraya oturtmuşlar, şikayeti kayda alıyor, ilgili makama bildirecekmiş.
Yani bürokrasi hazretlerine havale… On beş gün sonra bana bilgi verilecekmiş.
Tabii bunlar boş şeyler. Ne olacağını biliyorum.
On beş gün sonra bana bir yazı yahut e-posta ile şikayetimin şu tarih ve şu saatte bakanlığın ilgili genel müdürlüğüne bildirildiğini, genel müdürlüğün de falanca tarih ve saatte sorunu il müdürlüğüne intikal ettirdiğini bildirecekler. Dolayısıyla “görevlerini yapmış, olacaklar”.
Bunu nereden biliyorum? Tecrübemden.
Bilindiği gibi devletin tesis ettiği “Bimer” ve “Cimer” diye iki başvuru hattı bulunuyor.
Bir defasında devlet hastanesinde doktor olarak çalışan tesettürlü kızıma başhekimliğin yapmış olduğu kötü muameleden şikayette bulunmuştum.
Bir müddet sonra bana verdikleri tarihli ve saatli cevapta, konunun ilgili başhekimliğe iletildiği bildiriliyordu.
“Cimer” Cumhurbaşkanlığına bağlı bir ofis.
Vatandaşların devlet idaresiyle ilgili faydalı olabilecek görüş ve önerilerini talep ediyor.
Gerçekten çok güzel düşünülmüş, vatandaşlar olarak sık sık kendi kendimize “Devlet şu işi neden şöyle yapmıyor? Şu işi şöyle yapsa çok daha iyi olur” diye düşündüğümüz bu görüşlerden faydalanmak için oluşturulmuş bir merkez.
Fakat ne çare ki, yaptığınız öneri ne kadar değerli olursa olsun, sonuçta gene bürokrasi canavarının dişlileri arasında yok olup gidiyor.

Ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi, Adana’da da bir cinayet işleniyor.
Sadece Türkiye’de değil, dünyada da emsali az bulunan Çukurova’nın nadide birinci sınıf sulu tarım arazileri, kanunlar pervasızca çiğnenerek yıllardır yapılaşmaya feda ediliyor.

Halbuki Tarım Reformu Genel Müdürlüğünden izin alınmadan bu arazilerin üzerine yapı yapılamaz.
Bu nasıl bir iştir ki, işin içine rant girince ne kanun ne nizam söküyor.

Bu günlerde yanan ormanlarımıza üzülüyor, acıyoruz elbette ama, esas acımamız hatta ağlamamız gereken bu talan edilen topraklarımızdır.

Yanan ormanın yerine yenisi yetiştirilebilir ama, kaybolan topraklarımızın yerine yenisini kazanmamız için bir milyon sene beklememiz gerekiyor.

İşte Cimer’e bu felaketi bildirdim, sonuç kocaman bir sıfır.
Bir defasında da çok önemli üç proje teklifi yaptım. Burada sadece birisinden bahsedeceğim.
Tarsus İlçesinin takriben otuz kilometre kuzeyinde, Torosların eteğinde Hüdainabit yani kendi kendine yetişmiş binlerce zeytin ağacı bulunuyor.

Mevcut durumda bunlardan bir kuruş dahi gelir elde edilmiyor. Halbuki bunlar bir servet, büyük bir hazinedir.
Buraya uygulanacak entegre bir ihya projesiyle üç-dört yıl içinde elde edilecek zeytinyağının miktarı, tankerlerle yahut bir boru hattıyla Mersin limanına taşınacak kadar bol olacaktır.
Ancak bu, ya büyük sermaye ya da devlet eliyle gerçekleştirilebilecek çapta bir proje olmak zorundadır.
Bunu teklif ettim.
Yolunu da anlattım.

Mersin’in ve Tarsus’un Tarım teşkilatlarında işsizlikten uyuklayan, esneyen bir sürü ziraat mühendisi var.
Bu durumdan bu insanlar da hoşnut değillerdir. Görev verildiği takdirde en iyi şekilde yapacaklarını biliyorum.
“Tarım İl Müdürlüğü bir ön çalışma yaptırıp bir rapor hazırlatsın, bilahare bu raporun ışığında daha sofistike bir proje hazırlanır, özel sektörün beğenisine de sunulabilir” şeklinde ifadede bulundum.
İki yıldan fazla oldu, hiçbir teklifime karşı olumlu ya da olumsuz bir cevap alabilmiş değilim.
Orduda “Takip ve Kontrol” diye bir sistem vardır. Verilen bir emir yahut talimat kendi kaderine terkedilmez, uygulanması sonuna kadar takip edilir ve illa ki uygulanır.

Kaliteli hizmet sunan bazı özel sektör kuruluşları da bu sistemi mükemmel uyguluyorlar.
Arabamın bakımını yaptırdıktan sonra her defasında servisin İstanbul’daki genel müdürlüğünden aranıyorum ve aldığım hizmetin kalitesini bir notla değerlendirmem isteniyor.

Dün eşimi Tarsus’taki Özel Medical Park hastanesine götürdüm. Mükemmeldi. Tedavimizi olup mutlu bir şekilde evimize döndük. Birkaç saat sonra İstanbul’daki genel müdürlüklerinden aranıp memnuniyetimiz hakkında bilgi istendi.

Şayet devlet bürokrasisinde de bu sistem uygulanabilse, kamu hizmetlerinde büyük ölçüde bir iyileşme sağlanabilir. Uygulanması için bir engel olduğunu sanmıyorum, yeter ki istensin.

Ama bunu da ancak zavallı Yalnız Adam Tayyip Bey düşünüp talimat verecek, etrafındaki hazır yiyiciler de “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı uyarınca şunu şöyle yaptık, bunu böyle yaptık…” diye öğünecekler.

Analiz; Sabri Öğe. Haber Ajanda Dergisi yazarı

YORUMLAR

  • 0 Yorum