UYKU MODUNDAKİ İNSANLIK
UYKU MODUNDAKİ İNSANLIK

Ömer Karataş Köşe Yazarı
karatasomer@gmail.com -UYKU MODUNDAKİ İNSANLIK
Telefonun camına dokunuyoruz. Bir parmak hareketiyle Gazze’de kucağında cansız bebeğini taşıyan bir babanın çığlığı geçiyor önümüzden.
Yarım saniye sonra lüks bir restoranın tabağı.
Bir tık ötede Doğu Türkistan’daki sessiz kamplardan sızan bir feryat; hemen ardından neşeli bir tatil videosu.
Hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz.
Yüreğimiz çarpmıyor, soluğumuz kesilmiyor, boğazımız düğümlenmiyor.
İşte modern çağın en sinsi, en korkutucu salgını tam olarak bu: Kayıtsızlığın kitleselleşmesi.
Eskiden kötülük karşısında dehşete düşerdik. Şaşırırdık. Öfkelenirdik.
Şimdi ise vahşet, akşam haberlerinin fon müziğine, sosyal medyanın kaydırılıp unutulan piksellerine dönüştü. İnsanlık bir felaketin içinde debelenmiyor; insanlık, felaketleri koltuğuna yaslanıp izleyen devasa, uyuşmuş bir seyirci kitlesine dönüştü.
Bu kolektif felcin bedeli her gün bir başka coğrafyada ödeniyor.
* Gazze’de taş üstünde taş kalmadı; ancak asıl yıkılan uluslararası kurumların sahte ahlakı oldu. On binlerce çocuk toprağa düştü, fakat dünya bu vahşeti borsa endeksini takip eder gibi izledi. Sayılar büyüdükçe vicdanlar küçüldü. Bir can istatistiğe dönüştüğü an, kötülük zaferini ilan etmiş demektir.
* Doğu Türkistan’da ise daha derin, daha sinsi bir sessizlik hüküm sürüyor. Milyonlarca insanın kimliği, dili ve inancı adım adım silinirken dünya kör, sağır ve dilsiz. Çünkü ticaret koridorları masumların ahından, fabrikaların çarkları insan onurundan daha değerli sayılıyor.
Biri bağırırken duyulmuyor, diğerinin bağırmasına bile izin verilmiyor. Sonuç aynı: Küresel bir omuz silkme hali.
Peki ya kendi evimiz, kendi sokağımız?
Türkiye’de her sabah yeni bir "olağanüstü" güne gözlerimizi açıyoruz. Kadın cinayetleri, çocuk istismarları, sokak ortasında patlayan şiddet, derinleşen adaletsizlikler...
Fakat bizi asıl kemiren şey olayların kendisi değil; artık hiçbirine şaşırmıyor oluşumuz.
"Alıştık" demek, ruhun teslim bayrağını çekmesidir. Yanı başındaki haksızlığa karşı körleşen, sokağındaki yangını sadece cep telefonuyla kaydedip geçen bir toplum; ne dünyadaki acıyı dindirebilir ne de kendi geleceğini inşa edebilir.
Kayıtsızlık, insanın en konforlu ama en ölümcül sığınağıdır.
Bize dokunmayan yangını uzaktan izlemek, o alevlerin bir gün kendi saçaklarımızı sarmayacağı anlamına gelmez. Kötülük sadece onu yapanların cüretiyle büyümez; asıl onu kanıksayan, "elimden ne gelir ki" diyerek uyku moduna geçen kitlelerin sessizliğinde beslenir.
Biz bu sessizliği, bu "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" aymazlığını öyle yakından, öyle iliklerimize kadar yaşıyoruz ki...
17 Ağustos 2017 yılında ilmek ilmek emek vererek kurduğumuz Kocaeli Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon Derneğimiz, tam bir sene sonra 10 yaşına basacak.
Gönül isterdi ki bu topraklarda tek bir gencimiz bile o bataklığa düşmesin; keşke bu derneğe hiç ihtiyaç kalmasaydı da kapısına kilidi vursaydık. Keşke sadece gençlerimize ufuk açan, vizyon katan muhteşem kültürel içerikler üreten bir vakfa dönüşebilseydik...
Ama acı gerçek öyle değil.
Hele ki son iki senedir derneğimize yardım çığlığı atarak ulaşmak isteyenlerin, evlatları için feryat eden anne babaların sayısı öyle bir arttı ki, o çığlıklara yetişebilmek için web sitesi ve mobil uygulama kurmak mecburiyetinde kaldık. Yangın büyüyor, alevler her evin penceresine dayanıyor.
Peki, bu çığlık karşısında neyle karşılaşıyoruz?
Üzülerek belirtiyorum; bizi ısrarla görmek istemeyen, bu feryadı duyurmak için kaleme aldığımız köşe yazılarına sayfalarında yer vermekten kaçınan, koltuğuna gömülüp "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" konforunu süren gazete genel yayın yönetmenleriyle... O koltuklarda hâlâ oturmaya devam ediyorlar, biliyoruz.
Ama umutsuz değiliz.
Bir o kadar da yaptığımız mücadeleye omuz veren, yazdıklarımızı, haykırdıklarımızı gerçekten dert edinen o bir elin parmaklarını geçmeyen hakiki, vicdanlı gazeteci dostlarımız da var; elhamdülillah. Onların varlığı, bu uyku tulumunun içinde hâlâ nefes alan bir damarın olduğunu kanıtlıyor.
Nemrut, Hz. İbrahim’i (a.s.) ateşe atacağı gün göğe yükselen devasa bir alev denizi kurulmuştu. Bir karınca, ağzına aldığı tek bir damla suyla koşa koşa yangına doğru ilerliyordu. Görenler alayla sordu:
> "Taşıdığın o bir damlacık suyla koca Nemrut ateşini mi söndüreceksin?"
>
Karınca durdu ve insanlık tarihinin en asil cevabını verdi:
> "Söndürmeye yetmeyebilir; ama hiç değilse safım belli olsun."
>
İşte insan olmak; canı yananın kim olduğuna bakmaksızın, o sızıyı kendi göğsünde duyabilmek ve o yangına bir damla da olsa su taşıyabilmektir. Bizler dernek olarak, etrafımızı saran bu bağımlılık ve duyarsızlık ateşinin sönmesi için, karınca misali Hz. İbrahim'in yangınına su taşıyanlarız.
Gazze’deki bebeğe, Türkistan’daki mazluma, kendi sokağımızda zehirlenen o gence ve feryat eden anneye sırtımızı dönerek insan kalamayız. Gözlerimizi o sahte ekranlardan kaldırıp gerçeğe ve vicdanımıza bakmak zorundayız.
Çağın devasa alevleri karşısında kaçışanlara, "bana ne" deyip sırtını dönenlere ve koltuğunda uyku moduna geçen koca kitlelere inat;
Ağzında bir damla suyla, ayakları titrese de o ateşe doğru koşanlara...
Hakkın, hakikatin ve masumun yanında saf tutmayı her türlü konfora değişmeyenlere...
Bir canın kurtuluşunu koca bir insanlığın kurtuluşu bilip, karınca misali gayret etmeyi şeref sayan o koca yürekli dertlilere selam olsun!
Ömer KARATAŞ
Eğitimci – Yazar – Mühendis
Kocaeli Bağımlılıkla Mücadele ve Rehabilitasyon Derneği Yönetim Kurulu Başkanı