Doğaya Saygı - (IV)

Mücahit Demir mchitdmir@gmail.com
ABONE OL

            İnsan yeryüzünün halifesi olarak yaratılmasına rağmen; kendisine biçilen bu asli vazifeyi inkâr etmekte doğaya karşı açgözlü ve menfaatperest bir şekilde yaklaşmakta ve kişisel veya grupsal çıkarları uğruna doğayı içindeki canlılarla birlikte gözünü kırpmadan vahşice katledebilmektedir. Oysa tıpkı bedenimiz gibi doğa da bize emanettir. Emanete ihanet etmek ise insana yakışmaz.rn           Doğaya uyumlu yaşamak ilk çağlardan beri düşünen neredeyse tüm filozofların mutlu yaşayabilmek için insanlığa sunduğu ortak bir miras olarak görmek gerekir. Özellikle, Seneca ve Epictetos gibi Stoacı filozoflar bu konu üzerinde önemle durmuş ve mutluluğun ilk şartları arasında doğaya uygun yaşamayı saymışlardır. Doğaya, canlılara ve tüm varlığın hikmetine uygun olarak davranabilmek; insanın kendisine gösterdiği bireysel özen ve saygıyla yakından alakâlı bir konudur. Kendisine ve çevresine saygısı olmayanın bir başkasına da saygı göstermesi düşünebilir mi? Kendimizi ve diğer canlı varlıkları doğadan ayrı düşünürsek, doğanın ve bizim apayrı şeyler olduğumuza inanırsak doğaya saygı duyamayız. Kendimizi doğanın bir parçası olarak görmezsek ondan nasıl bir şeyler öğrenebiliriz? Kendimizi bu birliğin dışında tutarsak doğanın bize verdiği birlik dersini nasıl anlarız?rn          Doğada her şey konuşur, dağ taş, deniz, rüzgâr, ağaç ve çiçek, gökyüzü ve yıldızlar ve son olarak da hayvanlar hepsi kendi lisanı halleriyle konuşur, tesbih eder, yaratılış amacına uygun olarak her biri yeryüzü döngüsüne hizmet eder; ancak insan neden yaratıldığını ve ne yapması gerektiğini ona verilmiş olan akıl ve iradesiyle araştırıp bulmak zorundadır. Bu yüzden onun görev ve sorumlulukları diğer canlılardan fazladır. Akıl sahibi bir varlık olarak o, her şeyi düşünmeli ve kâinatın düzenini sekteye uğratacak tavır ve davranışlardan kaçınmalıdır. Çünkü doğa yasaları mevsimler, günler ve geceler kendi kanunları çerçevesinde periyodik olarak sürekli tekrar eder ve onu değiştirmek mümkün olmaz. Doğanın bir parçası olduğumuza göre biz de aynı ritmi paylaşmıyor muyuz? Doğuyoruz, yaşıyoruz ve her canlı gibi vakti saati gelince biz de aslımıza rücû ediyor, ölüyoruz. Doğayı kendi akışına bırakıp onun kural ve kanunlarını çözebildiğimiz ölçüde onunla uyum ve ahenk içerisinde yaşamayı öğrenecek ve ondan gelebilecek felaketlerden ve afetlerden de korunabileceğiz; ancak günümüzde olduğu gibi onunla mücadele etme yoluna gider ve her istediğimizi ona kabul ettirmek istersek ki, ne yazık ki, yapılan şu sıralar tam da budur; başımıza gelecek olan afetlerin sorumluluğuyla da yüzleşmeye hazır olmalıyız.rnrn           Spinoza, insanı anlamak için bilgiyi üç aşamada ele alır. İnsanı duygu ve arzularının emrinde hareket ettiren birinci aşamadan ikinci tür bilgi düzeyine yükseldikçe insanın bulanık ve muğlak bilgilerden upuygun idealara ve zorunlu olan doğru bilgilere geçtiğini kabul eder. Bu bilgi düzeyinin zorunlu olarak doğru olması, upuygun idealar üzerine dayandırılmasına bağlıdır. Upuygun idealar, ikinci türden bilgilere aittir. Ve upuygun bir ideanın doğruluğunun ölçütü ideanın kendisi dışında aranmamalıdır. Çünkü onun ölçütü kendisidir. Bu türden bilgilere, bilimsel bilgi ya da akıl bilgisi adını verir. Ona göre, bilimsel bilgi ya da akıl bilgisinin içeriği, mutlak olarak doğru kabul edilendir. Çünkü şeyleri doğru olarak, yani zorunlu olarak algılamak aklın doğası gereğidir. Böylece ikinci tür bilgi düzeyinde doğanın bir bölümü, belirli neden- sonuç ilişkileri halinde dedüktif bir sistem içinde değerlendirilmektedir. Oysa üçüncü bilgi düzeyinde, doğanın bütünü Tanrıyla ilişki içinde kavranır. Spinoza, söz konusu üçüncü bilgi düzeyine sezgisel bilgi düzeyi adını verir. Ona göre, bu bilgi düzeyi, bilginin en yüksek derecesidir. Bu nedenle, zihnin en büyük çabası ve erdemi şeyleri üçüncü bilgi tarzıyla bilmektir. Bilginin bu düzeyinde, Tanrının bazı niteliklerinin upuygun idealarından şeylerin özünün upuygun bilgisine doğru gidilir. Bundan dolayı da biz şeyleri ne kadar bu düzeyde bir bilgiyle bilmeyi başarırsak, Tanrı ya da onun üzerinde derin derin tefekkür etmemiz ve ibretler almamız için yarattığı Doğa’yı o derece bilebiliriz. Böylece sezgisel bilgi düzeyinde bütün bireysel nesneler Tanrısal töz ile ilişkileri içinde ele alınmaktadır. Birinci tür bilgi de olduğu gibi bireysel olanlar, Tanrısal töz ile ilişkisinden soyutlanmış olarak değil, bireyin gerçekliği de bir kenara bırakılmadan, Tanrısal töz ile ilişkisi bağlamında kavranmaya çalışılır.rn           Spinoza, sezgisel bilgi düzeyi ile insanın mutluluğu ve özgürlüğü arasında bir bağ olduğunu söyler. Çünkü ona göre, insan bilgi düzeyinde ne kadar yükselirse kendisini ve Tanrı'yı o kadar çok bilir. Bunun sonucunda üstün mutluluğa ve özgürlüğe ulaşır. Ayrıca insanda, bu bilgi düzeyinde “zorunlu olarak Tanrıya karşı zihinsel bir sevgi” ortaya çıkar. Tanrı'ya yönelik olan bu zihinsel sevgi ezeli olup sevginin bütün yetkinliğini taşır. Nitekim Spinoza ‘da Tanrı sevgisi insan zihninde en yüce yeri kaplar. Böylece insan, bulanık düşüncelerden ya da imgeleme dayalı kavrayıştan gerçek nedenlere ilişkin bilimsel bilgiye ve evrenin bütününe dair sezgisel bir kavrayışa yükseldikçe, düşünen bir varlık olarak evrendeki yerini anlama durumuna gelir. Eğer insan bunu anlamazsa, onun için özgürlük ve mutluluktan bahsedilemez. İnsan önce potansiyel güçlerini tanımalı ve daha sonra Doğa’nın ayrılmaz bir parçası olduğunu anlamalıdır.rn          Spinoza açısından, ancak bilgili ve akıllı bir insan özgür olabilir. İnsan varlığı, Doğanın bütününe ilişkin gerçek bilgiye, kendi eylemleri ve tepkilerine ilişkin psikolojik ve fizyolojik bilgiye sahip olduğu ölçüde, eylemlerinin belirli nedenlerin zorunlu sonucu olduğunu kavrar. Ayrıca insan, bilgisi arttığı ve Doğanın bütününe dair sezgisel kavrayışa ulaştığı oranda, bütün eylemlerinin sonsuz nedenler zincirindeki zorunlu bir halka olduğunun bilincine ulaşır. Böylece onun için özgürlük, herhangi bir nedeni olmayan bir davranışta bulunma yetisi değildir. Özgürlük, bir belirlenmişlik durumudur. Başka bir deyişle, özgürlük Doğa’da egemen olan zorunluluğun kavranmasıdır.rn           Öte yandan, nedenlere ilişkin gerçek bilgiye sahip olmak, doğanın bütününe dair tam bir bilgiye sahip olmak anlamına geldiğinden, doğaya ve doğanın bir parçası olarak kendimize ilişkin bilgiye sahip oldukça, duygularımızın ve arzularımızın kölesi olmaktan kurtuluruz. Nitekim o, bu konuda özgür insan ile köle insan ayrımı yapar. Özgür insan, sadece aklı tarafından yöneltilen insandır. Oysa köle insan, sanıları ya da duyguları tarafından yöneltilen insandır. Özgür insan, her şeyde sadece kendisini takip eder ve yaşamında birincil önemde olduğunu bildiği ve bu yüzden çok istediği şeyleri yapar. Böylece özgür insan, sadece aklın buyruklarına göre yaşayan insandır. Fakat elbette onun için mutlak özgürlük yalnız Tanrı’ya özgü olduğundan, insanda bu anlamda bir özgürlükten bahsedilemez.rn          Spinoza, bütün içinde yer alan tüm unsurların birbirleri ile uyumlu olduğu bir evren tablosu çizer. Ona göre, insan, tablo içinde, doğanın bir parçası olarak yaşamaktadır. Doğanın bir parçası olarak yaşamayı bilen ve benimseyen insan, erdemli insandır. Bu yaşama arttıkça insanın erdemli olması da artmaktadır. İnsanın bu sürede bilgiside artmaktadır, bilgi attıkça eylemler doğaya daha çok uyacak ve böylece, insan daha çok Tanrı’ya göre yaşayacaktır. Başka bir deyişle, erdemli olacaktır. Bu erdemde yoğunlaşan insanın da yaşamdan aldığı tat ve mutluluk da artacaktır.rnrn            Benedict de Spinoza’nın haklı olarak üzerinde ısrarla durduğu doğaya hak ettiği değeri vermiyor ve onun düzeni olan ekosistemi korumak için gerekli çaba ve hassasiyeti ne yazık ki, göstermiyoruz. Oysaki, tabiat bize her türlü nimetini cömertçe karşılıksız sunarken, nice güzellikleriyle gözlerimize eşsiz manzaraları temaşa lezzeti bahşederken ve hayatımızı kolaylaştıran nice icat ve pek çok teknolojik araç ve gereç ondan ilham alınarak tasarlanırken; doğaya karşı takınılan bu umursamaz tutum ve kayıtsız davranışlar dünyamızın zamanla kirletilmesine ve ekosistemin dengesinin bozulmasına yol açmaktadır. İklim değişikliği, sıcaklığın yükselmesi, buzulların erimesi ve suların kirlenmesi tabiatın düzenini altüst etmekte ve dünyamızın geleceğinin kıtlık ve büyük savaşlara yol açacağı endişesini beraberinde getirmektedir. Böyle büyük imtihanlarla sınanmamak ve gelecek kuşaklara daha temiz ve daha güzel ve daha müreffeh bir dünya bırakabilmek için üzerimize düşen asli görevlerin farkında olmalı ve sorumluluklarımızı eksiksiz yerine getirmek için gereken özen, dikkat ve saygıyı bireysel ve toplumsal olarak gösterme erdemine sahip olmalıyız.rn           Evrendeki her şeyi bir ölçü düzen ve denge içinde yaratan Allah(c.c) insandan mevcut düzeni, ekolojik dengeyi muhafaza etmesini istemekte: “ O göğü yükseltmiştir, dengeyi koymuştur. Artık dengeye tecavüz etmeyin. Dengeyi doğru tutun, dengeyi bozmayın.” (Rahman, 55/7-9) ayetine Allah(c.c) insanı, çevresine tutumu hususunda açıkça uyarmaktadır. Aksi takdirde ise bunun zararını, kötü sonuçlarını kendisinin göreceğini Kur’an haber verir: “İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde bozulma(fesad) çıkar; Allah da belki geri dönerler diye yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırır.” (Rum, 30/41) Nitekim dünyamızda gerçekleşen aşırı hava kirliliği, küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, iklim değişiklikleri gibi bozulmalar hoyratça muamelerin ve aç gözlüğün bir neticesidir. Doğal hayatın korunması demek, aslında insanlığın korunması demektir. Doğal çevrenin her bir unsuruna merhamet eden ve onları koruyan insan aslında kendisine acımakta ve kendisinin mutluluğunu emniyet altına almaktadır. (Ateş, İslâm ve Doğal Hayatın Korunması, s.6)rnrnrn18.03.2020 rnM.Mücahit DEMİR / Ülkepostası rnrnrn