ORTADOĞU'NUN KORKUNÇ DİKTATÖRÜ; ERDOĞAN!
Mehmet Hakan Sağlam

Mehmet Hakan Sağlam

Araştırmacı Yazar

ORTADOĞU'NUN KORKUNÇ DİKTATÖRÜ; ERDOĞAN!

Başta İngiliz basını olmak üzere neredeyse tüm Batılı medya organları ağız birliği etmişçesine Rusya ve Türkiye’nin güçlü işbirliğini hemen her gün yazılarına yansıtmakta. Bugünlerde gerek Avrupa Birliği gerekse ABD cephesinden; “geçmişte Türkiye’ye karşı uyguladıkları ikiyüzlü siyasetten dolayı Türkiye’yi kaybetme riskinin oluştuğunu” ele alan çok sayıda makale yayınlanmakta.

“Türkiye’yi kaybetmek” Batılılar açısından gerçekten çok büyük bir risk. NATO’nun en güçlü ikinci ordusuna sahip olan ve geçmişte Sovyet Rusya’ya karşı adeta “Batı’nın kalkanı” olarak kullanılan Türkiye’nin Rusya ile bu kadar sıkı fıkı ilişkiler kurması dayanılmaz bir korku, endişe ve kıskançlık yaratmakta.

Hükümete ve Erdoğan’a hakaret etmeyi bir meziyet olarak gören bazı AHLÂKSIZ KÖŞE YAZARLARI, (yabancı dil bilmediklerinden olsa gerek) Türkiye’nin büyümesinden endişe duyan Batılıların bu türden yazılarını maalesef görememekte ve kendi küçük dünyalarında “300 KELİME” ile yaşamaktadır. Doğan medyasının el değiştirmesinden sonra “KÜFÜR MEDYASI”nın tek temsilcisi olarak yayın yapan SÖZCÜ gazetesinin geçmiş sayılarını Beyazıt kütüphanesinde inceleme fırsatım oldu. Bu gazetenin tek bir sayısı yok ki içinde ERDOĞAN’a yönelik tek bir hakaret olmasın. Sözcü’nün okuyucu kitlesi ise neredeyse CHP’nin seçim ittifak listesi gibi bir şey. Tüm FETÖ mensupları, İttihat Terakkici emekli subaylar, darbe seviciler, kendilerini Mustafa Kemal’in askerleri olarak nitelendiren zekâ yoksunu beyinsiz slogan solcuları, eski Türkiye sevdalısı emekli hakim ve savcılar vs.

Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin çok güzel bir gazete arşivi var. Osmanlı’dan günümüze kadar basılan tüm gazete ve dergileri ciltlenmiş olarak burada görebilmeniz mümkün. Bundan 15 gün kadar önce Beyazıt kütüphanesinde Türkiye’deki basılı medya üzerinde inceleme yapan üç Japon öğrenci ile tanıştım. Çok güzel Türkçe biliyorlardı. Bir Japon üniversitesinde yüksek lisans yapan bu öğrenciler tez konusu olarak Türk medyasını belirlemiş. İletişimci, toplum bilimci ve sosyolog olan bu öğrenciler yaklaşık bir aydan beri güncel olayların medyada nasıl ele alındığı hususunda inceleme yaptıklarını belirtip bazı tespitlerini aktardılar. Tespitlerinden bir tanesi son derece ilginçti. Medyada küfür, hakaret ve saldırı hususunda SÖZCÜ’nün açık ara lider olduğunu, bu gazetede içerik olarak elle tutulur tek bir yazı olmadığını, çoğu yazının “mükerrer” olarak defalarca yayınlandığını, bu tarz bir gazetenin “asparagas” haberler hususunda oldukça etkin olan İngiltere gibi bir ülkede dahi asla iş yapamayacağını, sadece ERDOĞAN’a yönelik “öfke ve kin yaymak” kasdıyla yayın yaptığını tespit ettikleri bu tarz bir gazeteyi ancak ve ancak “HASTALIKLI RUH HALİNE SAHİP KİŞİLERİN” okuyabileceğini anlattılar.

Aslında bu gazetenin yazarları da öyle değil mi? Örneğin Uğur Dündar’ın; “Mustafa Kemal’in askerleri olan genç kızlarımız mini etek giyecek,  erkeklerle kızlar  yan yana oturacak” gibi saçma sapan bir açıklama yapması başka neyle izah edilebilir ki?  Kızların götünü başını açmasıyla Mustafa Kemal ne alâka? Kızlarla erkekler yan yana oturunca Atatürkçü, laik ve demokrat mı oluyorsunuz?

Buraya kadar yazdıklarım işin medya ayağı. Gelelim Batılıların Türkiye düşmanlığına.

Batılıların neredeyse tamamı neden Türkiye ile yatıp Türkiye ile kalkıyor?

Ya da daha doğru bir ifadeyle Erdoğan’ı neden “düşman” olarak tanımlıyor?

Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde hiçbir zaman risk unsuru olarak görülmedi. Hatta Cezaevine girip çıktığı ve AK Parti’nin başına geçtiğinde de risk teşkil etmiyordu.

Peki ne oldu da Erdoğan hedef tahtası haline dönüştü?

Burada ki en önemli kırılma noktası hiç şüphesiz “DAVOS” olayı. Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e karşı Davos’ta yaptığı “One minute” çıkışından hemen sonra Batılılar, Erdoğan’ın geçmişteki liderler gibi “SÜMSÜK” bir lider olmadığını algıladı ve “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir” ilkesinden hareketle Erdoğan’ı ortadan kaldırmanın yollarını aramaya başladılar. Hele hele Erdoğan ve Putin’in zaman içerisinde ortak ulusal menfaatler ekseninde işbirliğine gitmesi olayı daha da karmaşık hale getirdi.

Ortadoğu, Rus ve Kafkas coğrafyası bugün dünya enerji ihtiyacının yaklaşık %65’ini tek başına karşılıyor. Bu durum en kötü ihtimalle önümüzdeki 50-60 yıl boyunca da aynı şekilde devam edecek. Enerjiye en fazla ihtiyaç duyan bölgelerin başında ise Doğu’da Çin, Batı’da AB ülkeleri gelmekte.

Bundan 90 yıl önce Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde yer alan Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, BAE gibi petrol üreticisi ülkelerin tamamı Lozan Anlaşması ile bizden kopartıldıktan sonra Türklere sadece Anadolu’nun tarım ve hayvancılık yapılabilecek çorak bozkırları bırakılmıştı. Lozan’da boynuna takılan “sömürge” halkasını yıllar boyu kıramayan Türkiye, 2002 sonrasında farklı bir vizyon ve bakış bir açısıyla enerji konusunda stratejik yatırımlar yapmaya başladı. Türkiye-İran Doğalgaz Boru Hattı, Şahdeniz Doğalgaz Boru Hattı (Azerbaycan), Trans Hazar Doğalgaz Boru Hattı (Kazakistan ve Türkmenistan), Mavi Akım Doğalgaz Boru Hattı (Rusya), Türk Akımı, Irak Doğalgaz Boru Hattı, Arap Doğalgaz Boru Hattı (Mısır, Suriye), Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru Hattı, NABUCCO, TANAP, TAP ve planlanıp hayata geçirilen projelerden sadece bazıları.

Güney Akım enerji boru hattının Ukrayna ve Bulgaristan güzergâhı yerine doğrudan doğruya Rusya’dan çıkıp Türkiye’nin Trakya bölgesinde sonlanması dünyadaki tüm enerji dengelerini alt üst etmiş durumda. Bu dakikadan sonra oyun düğün Putin ve Erdoğan’ın üzerine oynanacaktır. Lozan’da kendisine “köylü” rolü biçilen Türkiye’nin, Avrupa’nın enerji vanasını kontrol eder duruma gelmesini Batılılar hiç de hoş karşılamıyor ve hatta hazmedemiyor.

Gerek Türkiye gerekse Rusya için yeni tezgâhlar planlanıyor. Her iki lider için ‘KATLİ VACİPTİR’ fetvası çoktan verilmiş durumda.

Türkiye ve Rusya bu aşamadan sonra çok temkinli ve çok akıllı hareket etmek zorunda. Her iki ülke de tarihlerinde hiç olmadığı kadar birbirine yakınlaşmış durumda. Kırım ve Ukrayna hadisesinden dolayı ABD’nin oyununa gelmeyen ve Rusya ile ilişkisini bozmayan Türkiye çok doğru hareket etmiş ve bunun faydalarını görmüştür. Kırım Türkleri konusunda Erdoğan’ın taleplerini not eden ve kişisel güvenceler veren Putin’de aynı şekilde akıllı davranmış ve Rusya’nın dünyaya açılan en güvenilir kapısı olan Türkiye’nin gönlünü kazanmıştır. İki ülke arasında siyasi ve politik açıdan farklılıkların olması oldukça normaldir. Ancak hiç şüphesiz stratejik işbirliği ve milli çıkarlar noktasında Türkiye ile Rusya eşit paydalarda buluşmuştur.

Kim ne derse desin Türkiye ve Rusya açısından “değerli yalnızlık” diye bir şey söz konusu değildir. Asıl “yalnızlık” içerisinde olanlar AB ülkelerinin bizatihi kendisidir. Almanya’nın kuklası haline gelen Avrupa Birliği ülkelerinin neredeyse tamamı kendi içsel sorunlarıyla mücadele etmekte, ekonomiden siyasete çeşitli konularda sıkıntılar yaşamaktadır. Uluslararası sermaye hareketliliği ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını çekme noktasında Avrupa ülkelerinden hangisinin cazip olduğu ya da büyüme oranları bakımından hangi Avrupa ülkesinin Türkiye’ye yakın derecede büyüdüğü iddia edilebilir ki?

Herkes kendi işine bakacak. Türkiye ve Rusya doğru hareket etmiştir. Bundan sonrası Batılıların problemidir.

Erdoğan liderliğindeki Türkiye bu kadar yüksek uluslararası itibar ve güç seviyesinin bir benzerini herhalde Fatih Sultan Mehmet’in Doğu Roma İmparatorluğu’nu tarih sahnesinden silip İstanbul’u fethettiği 1453 yılında görebilmiştir. Bu sinerjiyi devam ettirebilmenin ve Batı dünyası ile aramızdaki gelişmişlik farklılığını ortadan kaldırmanın tek yolu Erdoğan’a sahip çıkmaktan geçmektedir.

Bu coğrafyanın delisi olarak sıfatlandırılacak iki tane lider varsa bunlardan birisi Erdoğan’dır, diğeri de Putin.

Gorbaçov ve Yeltsin’in tarumar ettiği Sovyet Rusya’yı 10 yıl içerisinde eskisinden daha güçlü duruma getiren Putin’in bir suikast sonucu öldürüldüğünü düşünelim. Putin’in olmadığı bir Rusya’nın durumu ne olur? Üç gün içerisinde paramparça olur ve eskisinden çok daha kötü duruma düşer. Yeni oligarklar türer ve tüm köşe başları Batılı kompradorların eline geçer.

Allah korusun aynı durumun Erdoğan’ın başına geldiğini düşünelim. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir suikast sonucu öldürülse veya zehirlense veya aracı havaya uçurulsa Türkiye’nin durumu ne olur?

Ülkede müthiş bir kaos yaşanır, ekonomi allak bullak olur, sermaye kaçışı hızlanır, Türk lirası inanılmaz derecede değer kaybeder, faizler yükselir, yabancı yatırımcılar ülkeyi terk eder, siyasi ve politik istikrar diye bir şey kalmaz ve 2001 öncesi duruma geri döneriz.

CHP, İYİ Parti, HDP, Saadet Partisi ve FETÖ mensupları bugün el birliği etmişçesine Erdoğan’a saldırdıkça saldırıyor.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun CHP ile ittifak yapmasına ne demeli? Necmettin Erbakan iyi ki ölmüş. Bu günleri görmüş olsaydı zaten kahrından çatlar ölürdü. 28 Şubat sürecinde Erbakan ve partisine olmadık laflar eden, hakarette bulunan zihniyetle ortaklık kurması hiçbir şeyle izah edilemez.

Kılıçdaroğlu kimin arabasına binmiş onu biliyoruz, Meral Akşener’in de geçmişini ve kime hizmet ettiğini biliyoruz bilmesine de Karamollaoğlu’nun İPİ kimin elinde ve nereye koşuyor bileniniz var mı?

Erdoğan’ın iktidarı devam ettikçe Türkiye içindeki proje insanları birer birer ortaya çıkıyor. Yabancı istihbarat kuruluşlarının yerinde olsam Türkiye’ye tek bir ajan göndermem. Neden mi?

“Bize ajanlık yapmak isteyen Türkiye düşmanları arıyoruz” diye duyuru yapsalar bunlara hizmet edecek o kadar çok şerefsiz var ki şaşar kalırsınız.

Nasıl olsa ülkeyi satmanın ve vatana ihanetin cezası yok.

15 Temmuz 2016 FETÖ askeri kalkışmasından bir kaç ay  önce Meral Akşener ne diyordu; “15 Temmuz’dan sonra işler değişecek!”.

Bunu söyledi de bir şey oldu mu? Durum ortada.

Meral bu lafları bir Amerikan vatandaşı olarak Amerika’da söylese ve dediği tarihte bırakın darbeyi herhangi bir adi olay yaşansa, 28 Şubat döneminin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral Çetin Saner’in dönemin içişleri bakanı olan Meral Akşener için kullandığı “ONU YAĞLI KAZIĞA OTURTURUM” ifadesi kuvvadan fiile geçerdi.

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

YORUMLAR

  • 0 Yorum

Son Yazılar