Sevgi Köprüleri
Mücahit Demir

Mücahit Demir

Araştırmacı Yazar

Sevgi Köprüleri

Uzun zamandır aklımdaydı,  sevgi üzerine bir yazı kaleme almak. Az ve öz yazanlar bilir ki, kalemin ucuna mürekkep dolmadan bir şeyler karalamaya çalışmak, yorucudur ve lafı güzaftır haddi zatında. Yazmak sürekli olunca gevezeliğe dönüşüyor ne yazık ki, ülkemde. Keşke herkesin kendine ait bir gündemi olacak kadar aydınlarımızın ve entelektüellerimizin topluma karşı bir sorumluluk duygusu ve bilinci olsa. İyiye ve güzele dair yapıcı bir sözü varsa bir akademisyen bir yazar, bir entelektüel söylemeli, kötülüğün kökünün kurutulmasına katkı sağlamalı ya da her zaman yaptığı gibi hayaletlerden korkarak kendince yaşamaya devam etmelidir.

Sevgi, yüce bir duygudur; bireyleri hayata bağlayan. Durup düşünmemiz lazım, acaba sevgi köprüleri kuracak yerde, gönül köprülerini yıktığımız için mi böyle yalnız ve kendimizi bir asırdır Anadolu’ya hapsedilmiş hissediyoruz. Yoksa fikirlerimiz sınırlarımız ötelerine aştığı zulme ve haksızlığa rıza göstermeyecek kadar alî bir gönle sahip olduğumuz için mi güçlünün karşısına çıkmamalıyız. Biz onun karşına hayattayken çıkmak istemesek de, kader bizi tarihte bir kez daha doğru yerde onun karşısında mevzilendirdi. Dış politikayı bir ülkenin uluslararası menfaat ilişkileri üzerine kuran çıkarcı görüş ahlâklı mıdır acaba? Yoksa insan olmanın bazı ahlâkî sorumlulukları taşımak anlamına geldiği, zulme rızanın da bir çeşit zulme ortak olmak olduğunu anlamak için dünya ölçeğindeki olaylar karşısında tavır alışlarımız; ulusal çıkarlarımızla örtüşmesi, uzlaşması şartına mı bağlı yoksa? Merhamet, sevgi, karşılıklı saygı ve anlayış derken bu ince ayrımının yapılmasının yanlış anlaşılmaların önüne geçeceğini düşünüyorum.

Hazreti Mevlana(ks) sevgi tohumları ekmişti bu topraklara, şefkat ve merhamette güneş gibi ol, kardeşinin kusurunu örtmede gece gibi ol demişti. Cömertlikte deniz gibi ol, ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol demişti. Unutulması gereken kötülükleri sulayıp sürekli yaşatırken, unuttuk bizi biz yapan bizi aydınlığa götüren manevi değerleri. Başkasına sevgi duymak ona saygı duymakla başlar. Saygının yittiği yerde ilişkiler kibarlaşacağı yerde hoyratlaşır, merhametin yayılacağı yerde şiddet sarmacı bizi yakalar, içinden çıkalım dedikçe ortasına doğru koştuğumuzu dahi fark edemeyiz. Çünkü kalbin gözü körelmişse eğer insan nefsinden başkasını göremez olur ve kendi haklılığını ispatlamak için nefes alıp vermeye başlar her an. Oysa insan, ilahi bir nefhadır-her an bu gerçeği aklında tutamasa da-. Ona incelik, zarafet, cömertlik, yardımseverlik, iyilik, komşusu aç iken tok yatmamak yakışır. Kardeş olamamamız: Başkasını çekemediğimizdendir, elimizdeki ile yetinmeyi bilemediğimizdendir, kanaat etmediğimizdendir, açgözlülüğümüzdendir paylaşamadığımız; bir türlü iyi düşünüp iyi bir insan olmayı başaramayışımız… Sevgi demiştim sözlerime başlarken ama genel toplumsal ruhî sıkıntılarımızı tedavi etmeden bir türlü konu oraya gelmiyor, ne yazık ki.

İnsan ne için yaşar? Diye sormuştu üstad Tolstoy. Kendi nefsini toplum potasında eritemeyen elbette kendinden başkası için yaşayamaz. Herkesin kendisi için yaşadığı bir toplumdan aydın, filozof, düşünür çıkmaz; sadece taraftar çıkar. Sevemezsek birbirimizi, doğayı, canlıyı yaratılışın hikmetini de çözemeyiz. Kapitalizm sürekli bir kavga-gürültü bir heyula ve kargaşa ortamı empoze eder topluma. Hayatta kalmak için çalışmak gerekir, ezilmemek için ezmek(!) Eğer para kutsanırsa insan ve onun değeri aşağılanır. Eğer biz insanı hürmete layık görüp hakkı olan değeri ona iade-i itibar da bulunarak geri ona yeniden kazandırabilirsek; o zaman zenginler de eskiden olduğu gibi hayırda yarışır, biriktirmek için değil. Öyle bir ülkede fakir olmak ayıp sayılmaz, çalışmadan kazanmak, çalıp-çırpmak, kısa yoldan köşeyi dönmek, çok ayıp ve çok günah sayılır. Demek ki, değerler yer değiştirince sevgi de yerini şiddete bırakıyor. O halde sormamız gereken soru şu oluyor? Bu sistem içinde kalarak insana hak ettiği değeri geri vererek yaşamak mümkün mü? Eğer zor olanı başarıp insanın değişen değer yargılarını geri esas olması gereken yerlere insanın özüne doğru çekebilirsek, belki sevgi yeniden yeşerebilir, çoraklaşmış, taşlaşmış gönlümüzde de. Bunu başarmak kolay olmayacaktır ama ne olduğumuzu ve ne olmamamız gerektiğini hatırlayabilirsek bu imkânsız olarak da görülmemelidir asla...

M.Mücahit DEMİR / Ülkepostası
23/01/2019