Mücahit Demir

Mücahit Demir

Genç Yazar

Referans Noktası : Ahlâk - [ IX ]

18 Mayıs 2020 - 23:15

Sürekli tercihlerle ve seçimlerle karşı kaşıya bulunan insanın doğru bir karara varabilmesi için sağlam bir dayanak, anlamlı bir referans noktası bulması şarttır. Bu referans noktası ise tahmin edilebileceği üzere ahlâktır. Ahlâk dürüst çalışmayı, adaletli olmayı, cesareti, cömertliği, bilgeliği, doğruyu, fazileti, erdemli bir yaşam sürmeyi vaz eder. Toplumları bir arada tutan yazılı olmayan ahlâk kuralları da vardır; bunlar ise insanlığın uzun tarihi tecrübeleri sonucu oluşmuş örfî hukuktur. Bunlar akla, bilme ve çağın gereklerine yahut da dini bir inanışa uygun düşüyorsa kültürel olarak devam ettirilmeli, eğer mantıkla izahı mümkün olmayan ilkel unsurlar içeriyorsa bunlarla kanunî yolla mücadele edilmeli, devlet eliyle ıslah edilmesi temin edilmelidir. Çünkü bazı hastalıklar bireysel değil, toplumsal bir illet kesbetmiş olabilir. İslâm dini, taklidi değil, tahkiki imanı esas alır; Rabbine itaat eden kişinin yaptığı kulluğun bilincinde olmasını ve bunların kabulünü amellerin ihlasla ve şuurla yapılması şartına bağlamıştır. Bilinci yücelten ve genişleten her şey iyidir ve bilinci daraltan ve alçaltan her şey kötüdür. Beden, efendisi ruha hizmet ettiği ölçüde değerli ve iyidir. Eğer bir beden ruhunu kaybetmişse, bedenin ne vakit yitirileceğinin pek de önemi yoktur; çünkü bedenin hareketlerine bir amaç kazandıran ve insanı yok olmaktan kurtarıp ona sonsuz bir anlam kazandıracak olan şey ruhtur. Buna siz ‘tin’ ya da ‘can’ da diyebilirsiniz; çünkü insanın asıl cevheri olan ruh bedenden ayrı düşünülemez. Ruhunun farkında olan ve onun ihtiyaçlarını da nefsinin arzu ve ihtiyaçlarını karşıladığı kadar ciddiye alan kişi tembellikten ve konformizden kurtulacak her yönden sağlıklı ve dengeli, muhakeme yeteneği sağlam, irade sahibi güçlü bir bireye dönüşecektir. Bireyde ahlâk ve vicdan yoksa eğer kişinin kıymeti de cismaniyetinden yani hayvanî tabiatından ibaret kalır. İnsanı hayvanlardan ayıran temel unsur olan akıl, herhangi bir neden yüzünden ahlâklı davranamazsa insan hayvanlardan aşağı bir derekeye düşebilir. Çünkü kendisine doğru kullanılması için emanet edilen yetilerin (akıl ve vicdan) üzerindeki hakkını bu kişi haliyle gözetememiş olmaktadır.
         Kelime olarak huy, seciye ve alışkanlık fazilet ve rezillikleri kapsayan ahlâk, kaynağını bireyden alan ve bireyin kendi iç yaşantısında düzenlediği toplumsal bir davranış biçimi ve değer örgüsü haline geldiği gibi, toplum tarafından belirlenen davranış biçimlerinin bireylere yansıtılması ve bir sonraki nesillere aktarılması şeklinde de anlaşılmaktadır. Ahlâkî bir davranışın oluşabilmesi için en az iki kişinin bir arada bulunması gerekir. Karşılıklı saygı esasına dayanan ahlâkî davranışlarımız, sosyal münasebetlerimizde kişinin hem kendi şahsına yaklaşımı, ruh ve beden sağlığına göstermiş olduğu ilgi, vicdanî ve manevi yönde göstermiş olduğu yükselme azmi o kişinin bireysel ahlâkını oluşturmaktadır. Durkheim toplumu da vicdanı olan bir varlık olarak tanımlamış ve vicdanı gerçekleşmiş olduğu ölçüde aileden vatana ve insanlığa doğru artan bir grup olarak algılamış, mahşerî vicdana dikkat çekmiştir. Fakat bu her toplumun yaşadığı coğrafyaya göre yerleşmiş hatalı ve zararlı kültürel kabullerin olmayacağı anlamına gelmez. Mahşerî vicdanın ahlâksal olabilmesi için akıl-mantık, toplumsal fayda ve iyi niyet ve denge kaideleriyle örtüşmesi gerekir. Ahlâk ne tür değerlere yöneleceğimizi belirleyen ortak iyiler bütünüdür. İnsanın işi, ruhun akla uygun ya da akıldan yoksun olmayan etkinliğini, yani ruhun erdeme uygun etkinliğini gerçekleştirmektir. Ahlâka uygun olarak gerçekleştirilen faziletli davranışlarının tümü erdemleri oluşturur. Erdemse, dürtüde bulunan birbirine karşı iki zıt ve uç eylemin ortasında bulunan itidalli/dengeli eylemlere verilen isimdir. Hikmet erdemi, kurnazlık ve aptallığın; cesaret erdemi, cüretkarlık ve korkaklığın; iffet erdemi, hazlara düşkünlük (şereh) ve isteksizliğin; adalet erdemi ise, zulüm ve zulme boyun eğme (inzilam) eyleminin ortasında bulunan eylemlerdir (Tusi, 2013: 100). Düşünen nefsin diğer iki nefs üzerinde egemenlik kurması gerekmektedir. Bundan dolayı hikmet, ancak bu iki nefsin kontrol edilmesinden sonra mümkün olmaktadır. Yani bilgi, ancak ameli bir yetkinlikten sonra oluşmaktadır. Üç orta erdem olan hikmet, iffet ve cesaret birleştiğinde adalet erdemini oluşturur. (Tusi, 2013: 90; İbn Sînâ, 2005: 204) Üç erdemin birleşmesi ile oluşan adalet erdeminin altındaki erdemler sadakat, birlik, vefa, şefkat, akrabayı gözetmek, mükâfat, iyi ilişkiler kurmak, güzel yargı, sevecenlik, teslimiyet, tevekkül ve ibadettir (İbn Miskeveyh, 2013: 39; Tusi, 2013: 96). İbadet, tevekkül, teslimiyet gibi erdemler, Allah’ın varlık üzerindeki hakkı olarak; sevgi, ülfet, sadakat gibi erdemler de toplumu mümkün kılan ve onun devamını sağlayan erdemler olarak anılmaktadır.
       Ahlâk bir toplumun düzeni ve esenliği için o kadar önemlidir ki, yokluğunda o toplum içerisinde yaşayan hiç kimse kendisini güven ve emniyet içinde hissedemez. “Ahlâksızlıklar, adaletsizlikler, sorumsuzluklar, bencillikler, menfaat ve haz düşkünü insanların çokluğu huzuru imkânsız ve hayatı çekilmez hale getiriyor. Ahlâkî ölçüler, yargılar, tutum ve davranışlar, kişisel olmayan, hepimizi kuşatan, ilgilendiren, hepimizin uyması gereken ölçülerdir. Özel çıkara, yoruma, sosyal kesimlere göre ahlâk tanımı yapılamaz. Her tür bencillikten, narsizmden, önyargıdan, bağnazlıktan uzaklaştığımızda ancak ahlâkî bir dünyayı inşa edebiliriz. İnsanı insan olduğu için değerli buluruz, şu ya da bu etnik aidiyete sahip olduğu için değil. Şu ya da bu dili konuşmak bir ayrıcalığa, üstünlüğe değil, sadece farklılığa işaret eder. Ayrımcı değerler ahlâkî olmadığı için çatışmalara/karşıtlıklara neden olur. Eğer gerçekten ahlâklı olmayı başarabilseydik, günümüzde yaşadığımız üzere, etnik ve mezhepçi karşıtlıklar, gerilimler, düşmanlıklar hiç yaşanmamış olacaktı.” (Atasoy Müftüoğlu, Ağır Hasarlı Algılar, s.163-164) Dinsel ahlâkın amacı da zaten bireyler arasında kardeşliği ve muhabbeti oluşturmaktır. Ancak bazı ahlâkî eylemler hakka konu oldukları için adaleti de gerçekleştirmeye çalışır. İslam ahlâkının temeli ‘mürüvvet şeriatı yener’ ilkesidir. Bu ilke anlamını ihsan ve muhabbet kavramlarında bulur. Hukuk anlamına gelen şeriat, toplum içinde sevgi eksikliğinden kaynaklanan sorunları çözme konusunda yetkilidir. İhsan misliyle davranmak değil, gücü yettiğinde affetmek; kötülük yapana iyilikle cevap vermektir. İhsan, haktan vazgeçme olan isârın/diğergamlığın en üst ve ahlâkî eylemin en güzel biçimidir. Adalet kavramının düşünülmesinde eşitlik varlığı korumaya dönük kaygının temeliyken, muhabbet ve ihsan, bu eşitliği aşan bir ilişki biçimiyle varlığı daha da gönençli kılmak ister. Bu yüzden dünyayı güzelleştiren şefkatli ve nezaketli amellere ihsan/güzel denir. İhsanın veya varlıkta güzeli arzulamanın temeli de muhabbettir.
Lao Tzu da insanı evrenden ayrı düşünmez ve sevgiyi göz bebeği gibi koruyup sakladığı üç hazineden ilki olarak söz eder: “Biri sevgi, biri kanaatkârlık biri de cesaret etmemek dünyaya baş olmaya; dünyaya baş olmaya cesaret etmeyen baş olur hükümdarlara, der. Evrenin gerçeğini bilmek isteyenler şu dört belli başlı erdeme sahip olmalıdırlar: Birincisi, yaşam boyu saygılı olmaktır. Bu, kişinin hem kendisine hem de tüm diğer varlıklara karşı koşulsuz sevgi ve saygı beslemesi demektir. İkincisi, içten gelen samimiyettir. Bu, dürüstlük, samimiyet ve sadakat gerektirir. Üçüncüsü, kibarlıktır; bu ise nezaket, başkaları ile ilgilenme ve tüm ruhsal gerçekliğe duyarlı olmak demektir. Dördüncüsü, destekleyici olmaktır; başkalarına karşılık beklemeksizin hizmet etmektir. Bu dört erdem dayatılan kurallar değil, aksine senin öz tabiatının birer parçasıdırlar. Uygulandıklarında, zekâyı doğurur ve beş güzel şeyi geliştirirler: Sağlık, zenginlik, mutluluk, uzun ömür ve huzur.” “Kendilik bilincinden hareketle hakikat yolculuğunu başlatan Laozi, hiçlikten hareketle çok şeyi anlamaya çalışır. Vazoyu değerli ve faydalı kılan onun içindeki boşluk yani hiçliktir. Bu zeminde Lao Tzu için hiçleşmek de bir bakıma erdem olarak anlaşılır. İnsan kendi benini ortadan kaldırıp hiçleştiği ölçüde değerli ve faydalı hale gelebilir. En büyük erdem bu nispetle benliği alt etmektir. Zira insanın hiçleştiği yer bir bakıma varlıkla hemahenk olduğu ve diğer varlıkların faydasına kendisini sunduğu yer olacaktır. İnsanın hiçleştiği yer diğer varlıklara bağlandığı zemin olacaktır. Varlıkla hemahenk olan, Gökte Tao düzenini kendi içinde de keşfederek bütüncül zeminde Tao’yu yakalayan insan önemli vazifelere de sahiptir. Bu kişi doğaldır, işini sağlam yapar, sakindir, nezaket sahibidir, dürüst ve adildir, eşyayı olduğu gibi tanır ve her şeye tabiatına uygun olarak yaklaşır. Laozi’nin ahlâk sistemi hiyerarşik ve bütüncül bir sistemdir. Her şeyin merkezinde Tao vardır ama Tao’nun keşfi ve yaşanması insan söz konusu olduğunda en alttan başlar. İnsan kendisini keşfetmeli ve bir düzen varlığı olarak inşa etmelidir, sonra şefkat ve erdem zemininde dışarı açılmalı ve kendisini hiçleştirerek varlığa katılmalıdır, bu yoldan hareketle Gökteki düzen ile yerdeki düzen birleşecek ve Tao (Tanrı) düzeni hâkim olabilecektir. Ancak unutulmamalı ki, en başta Tao giderse erdem, erdem giderse şefkat, şefkat giderse adalet, adalet giderse yasalar, yasalar giderse de insan gidecektir.” (Yrd. Doç. Dr. M. Enes Kala, Kadim Çin Ahlâk Felsefesi’nin Kurucu Çerçevesi
       Davranışlarını ve seçimlerini kadere, koşullara, kişilere bağlamak dışsal olaylara bağlılıktır. Bir kişi yalnızca kendisi seçebildiği, kendi başına karar verme yeteneğini geliştirdiği ve düşünerek veya sorumluluk alarak davrandığı zaman “özgür”dür. (Paul Edwards) Ahlâkî özgürlükte ahlâk kurallarına uyulması istenirken, eylemler arasında seçim yapması yine insana bırakılır; ödül ya da cezayı görecek olan yine insandır; kişinin ahlâkî sorumluluğu yine kendisindedir; yapıp ettiklerinin bilincinde olup hesabını kendisinin verebilmesi, eylemlerine özgürce karar verebilmesi gerekir; yani özgürlük olmadan ahlâktan söz edilemez, ahlâklılıkla özgürlük aynı anlamdadır. Ahlâk felsefesi, ahlâkça bir özgürlüğü, kişinin düşünerek ve bilinçle hareket etmesini ister; dolayısıyla felsefenin, insanları özgür kişilikleri olan, ahlâk üzerine kendi kendine yargılama yapabilecek ve kendi kararlarını kendi özgür düşüncesiyle verebilecek bireyler haline getirmek gibi bir görevi vardır.(Bedia Akarsu, s. 9, 10) Ahlâk yasası mutluluğa yönelmekten ziyade, “ödev”i yerine getirmeyi şart koşar; özgürlük de işte bu ahlâk yasasının gereğini yerine getiren, eylemlerinden sorumlu olan otonom (kendi koyduğu yasaya göre davranan) insanın sahip olduğu değerdir; çünkü sorumluluktan ve ödev bilincinden yoksun kimse “özgür” olamaz.(Doğan Özlem, s. 55.)
        Ahlâksal ve eylemsel özgürlükte, hem eylemlerinden hem de düşünce ve duygularından sorumlu olan bireyin kendisidir. Hiçbir yasa veya kural tanımamak özgürlük değil; başına buyrukluk ve vurdumduymaz-lıktır. Nitekim özgürlük ahlâk yasasına bağlıdır; yani burada “neye karşı” özgür olduğumuz önemlidir; özgürlükte dış koşullara karsı özgür olmak, ama bunu yaşarken ahlâkî sorumluluğun ve kuralların etkisiyle davranmak esastır. Toplum içinde yaşadığımız için o toplumun kurallarına tabii ki uymalıyız; ancak eğer bu kurallar, mutlak varlıklar olarak görülmeyip de vatandaşların ortalama isteğinden başka bir şey değilse, bu ilkelere tavır alabiliriz; işte bu da bizim özgürlüğümüzdür. (Bedia Akarsu, s. 11.) Yalnızca özgür olduğunda insan tamamen akılsal bir varlık olabilir, tanrısal aklı izlediği için de olayları ve nesneleri yargılarken hata yapmaktan tamamen uzak olabilir.( D. J. O’Connor, a.g.e., s. 71) Özgürlüğün yolu, nesnelerin tabiatında bulunanı istemek, yani doğaya uygun yaşamak, kaderin akışına kendini bırakmak ve meydana gelecek olaylardan başkasını istememektir. Doğaya uygun yaşam ise hem yaşadığımız doğayla uyumlu hem de kendi doğamızla, insan doğasıyla(fıtrat) uyumlu yaşamak anlamına gelir. “Baskı altında bırakılsan da tehlikeli bir güç tarafından etrafın sarılsa da yine de kaçıp gitmek utanç vericidir: doğanın sana verdiği görevi göz önünde tutman gerekir. Bu görevin ne olduğunu mu soruyorsun? Erdemli bir insan olmak!” (Seneca) Erdem (arete), bilgiydi ve iyiyi - kötüyü ayırt edebilmesi kişinin bilge ve erdemli olduğunu gösterirdi, bu erdem ve bilginin gösterdiği yolda yürümek ise, onu iyi ve mutlu yapardı. Manevi yetkinliğin ve ruhun esenliğinin, insanın en önemli ereği (telos) olduğunu düşünen Sokrates’e göre; mutluluk (eudaimonia) ancak doğrulukla, doğru eylemle mümkündü. Sokrates’in “daimon” dediği uyarıcı iç ses kişi akıl yolundan uzaklaşınca onu uyarırdı; bu ses ona göre, kişinin kötü eylemlere götüren dış dünyaya bağlı şeylere ve zevklere kapılmasına engel olan vicdanının sesiydi ve mutluluğun tehlikede olduğunu gösterince kişi doğru davranmadığını anlardı.( Bedia Akarsu, a.e., s. 28, 29.) Sokrates’e göre, insan ancak kendi kendisiyle uyum halinde olduğu zaman mutlu olabilirdi; bu da kişinin, davranışları üzerinde her zaman aklı egemen kılabilmesi, yapılması gerekenle kaçınılması gerekenler hakkında doğru bir bilgiye varabilmesi ve bunu eylemlerine yansıtabilmesi ile mümkündü. Yalnızca doğrunun izinden giden, aklını egemen kılan, iyinin akılla var olacağını bilen, her türlü duruma katlanmaya hazır, kimseden korkmayan ve hiçbir şeyden kaygılanmayan kişi kaderine meydan okuyabilir ve özgür olabilirdi. Mutlu olmak için tabiata uygun çabaları seçmek, aklı izlemek, kendi güçlerinin dışında hiçbir şeyin, mutluluğuna etki yapmasına izin vermemek gerekliydi. Yalnızca, dış dünyadaki şeylere ve isteklere hizmet etmeyen; ihtiyaçlara, isteklere, önyargı ve görüşlere, başkalarının kanılarına karşı kayıtsız kalan kişi “özgür”dü. “Gerçek özgür” olan bilge, korkmayacağı için ruhen asla köle olamazdı, bedenen ne durumda olursa olsun kölelik içinde bile olsa
özgürdü ve aslında başkalarının efendisiydi; çünkü bir tek bilge kişi duygularına yenilerek teslim olmazdı; yanlışlarını görebilir, kendine hükmedebilir ve yalnızca doğru olanı yapardı. Akla dayalı düşündüğü için yargıları da eylemleri gibi doğru olan bilge kişi kaderinin efendisiydi, değer verdiği her şey yine kendisindeydi; çünkü dışsal hiçbir kuvvet onu erdeminden uzaklaştıramazdı.”( Bertrand Russell, s. 255.)               Stoacılar doğaya uygun yaşamayı (naturam secundam vivere) önermişler ve “Doğayı izle!”(naturam sequi!) derken aslında Tanrısal istenci, aklı izlemeyi kastetmişler; çünkü doğanın akla dayalı olduğunu düşünmüşlerdir.( D. J. O’Connor, A Critical History of Western Philosophy) Duyguları yerine aklını izleyen insan, tanrısal akla uyduğu için de, ne yaşarsa yaşasın bu onun iyiliğine olacaktır. Evrendeki her şeyin insanoğluyla bağlantılı bir amacı vardır, örneğin bazı güçlükler kişinin cesaretini arttırır. Doğada olan hiçbir şey insanın aleyhine olamayacağı için de doğaya uygun yaşayan kişinin hayatı “iyi”dir; doğaya uygun yaşamak da ancak kişinin kendi iradesi doğanın gidişatına, yasalarına uyduğu zaman mümkündür ve ulaşılmak istenen “erdem” doğayla uyum halinde olan “irade”yi (voluntas) içerir. ( Bertrand Russell, s.254.) Stoa ahlâkının teorisine göre kişideki ruh, tıpkı evrensel ruh gibi akılcı, hareketli ve ruhanîdir. Ona akıl bahşedildiği için de insan tüm varlıkların en üstünüdür. İnsanın ruhu, tanrısal ateşin (tanrısal aklın- logos) bir parçası olduğu için, bu ruh akla uygun davrandığı sürece Tanrıyla aynı özgürlüğe sahiptir. (Gilbert Murray, a.g.e., s. 29) Kişi eğer Tanrı'nın öngördüğü şekilde yaşamını sürdürür ve kötü kaderden yakınmazsa, dünyevî kazanç ve zevklere önem vermeyip aklının doğrultusunda giderse tanrısal akılla bir olmuş demektir. Çünkü her şeyi yöneten Tanrı bizim hatalarımıza ya da doğrularımıza, yani seçimlerimize karışmaz. Özgürlük bu durumda kaderin buyruklarına izin vermeye bağlıdır, orada korunan bir özgürlüğün izi vardır ve razı olmanın ya da reddetmenin kendi gücümüz dâhilinde olduğu düşünülür, tıpkı iyiliğin veya kötülüğün ne olduğu fikrinin bize bağlı oluşu gibi.( A. H. Armstrong, a.g.e., a.y.) Stoa felsefesi bu öğretileriyle dünyada kötülükler hâkimken kişiye zırh verir ve onu dünyada iyiliklerin hâkim olacağı günler için cesaretlendirir. (Gilbert Murray, a.g.e., s. 37.) Stoacı iyilikler insanına, yani bilgeye göre; insanların değer verdikleri bu sağlık, zenginlik, mevki gibi kavramlar kişinin dışındadır ve mükemmel akla (logos) uymayı hedefleyen biri için önemsizdir; Stoacı bilge bunlara sahip olmadan da zaten kraldır ve mükemmel bir mutluluğa erişmiştir. (Moses Hadas, a.e., Giris, ix.) Stoa öğretisi memnuniyet (gönül hoşluğu) içinde geçen bir hayatı önerir, olaylardan dolayı sükûneti bozmaya, erdemlerden uzaklaşmaya gerek yoktur. (Henry Alpern, The March of Philosophy) Evrendeki kötülükler, Stoacıların tanrısallıklarına olan inançlarını sarsamaz; kötülük de iyiliğin meydana çıkmasına ve sağlamlaşmasına yardım eder, erdemleri daha da ışıldatır. (Alfred Weber, Felsefe Tarihi, Çev: H.Vehbi Eralp) Dış koşullardan ve üzücü durumlardan etkilenmeyen ve her şeye rağmen erdemlerini koruyan kişi hem özgürdür hem bilgedir. Özgür ve bilge olan kişi ise insanlara doğruyu öğretmek için bir sabır örneğidir; Tanrı güçlü ve erdemli kişiyi özellikle seçer. Tanrı'nın verdiği sınavları geçen bilge kişinin içsel özgürlüğü ise hem insanoğlunun hem de doğal yasanın ve tanrısal öngörünün evrendeki tezahürünün yararınadır. Erdem (arete) tamamen içsel bir değerdir; çünkü diğer sanatlar gibi gelişme gösteren, azalan veya çoğalan bir şey değildir; başlangıcından itibaren mükemmeldir, sarsılmaz ve tutarlıdır, yani her yönüyle tamdır. İyi ya da kötü tüm dışsal olay ve durumlardan özgürdür. (Emile Brehier, s. 57, 62.)

19.05.2020
M.Mücahit DEMİR / Ülkepostası