"Mutluluk Peşinde"
Mücahit Demir

Mücahit Demir

Araştırmacı Yazar

"Mutluluk Peşinde"

          Filozofların ve insanlığın ortak mirasının üzerinde herkesin emeğiyle ortaya çıkarılan "Üstüninsan"ın heykelinin eksik kalan yanlarını tamamlamaya; onu herkesin anlayabilmesi için dört başı mamur bir şekilde elimden geldiğince sizler için tarif etmeye çalışacağım. “Kendini Tanımak” veya Kendini Gerçekleştirmekdiye ifade edebileceğimiz bu netameli konuyu açıklamaya devam edeceğim. Çünkü biz de her insan gibi her gün yeni şeyler keşfediyoruz.
 
           Ruhu bilmek için gerekli olan şeylerin başında sokratik sorgulamanın gerektiğini bundan önceki yazımızda ifade etmiştik. İnsan eylemlerinin ereği nedir? Sokrates’e göre mutluluk. En yüksek iyi nedir? Mutluluğunun gerçekleştirilmesi. İnsanı -‘tür olarak insan’ olması bakımından- diğer varlıklardan ayıran ‘en yüksek iyi’nin yani mutluluğun elde edilmesinin yolu nedir?  Sokrates’in cevabı: Bilgi’dir. Yani erdemin başka bir ifadeyle en yüksek iyinin bilgisidir. Anlaşılacağı üzere Sokrates düşüncesinde erdem ile bilgi özdeştir. Bir insan, gerçekten doğru olan bilgiye ulaşmışsa, doğru olan eylemi, yani erdemi, de gerçekleştirir. İyinin bilgisine ulaşan insan, iyi yaşama yolunu da bulmuş demektir. Aristotales bu mutluluğu “kendisi için istenen iyi” yani “amaç olan iyi” olarak adlandırmaktadır ve ona göre de mutluluğa ruhun akıl ilkesine uygun eylemiyle ulaşılır. Yönetici ilke konumunda bulunan aklın vazettiği bu orta yol insanı doğrudan mutluluğa eriştirmektedir ki, -Aristotales’in vurguladığı bu orta yol; İslâmî kaynakların da önemle üzerinde durduğu ve buna insanlığı teşvik ettiği yüce bir hayat düstûrudur.- Bu yüzden mutluluğa giden yolun bilgisi, insanın insan olmaklığı bakımından elde edilmesi gereken bir bilgidir. Bu tür bilgiye ise ancak araştırılmış, sorgulanmış, eleştirilmiş bir hayat yaşanarak ulaşılabilir. Bu açıdan bakıldığında kendini bütün yönleriyle etraflıca sorgulamış kişi, tam manasıyla iyinin bilgisini elde edebilir; erdemi bünyesinde toplayarak açığa çıkarabilir ve özünde yer alan yetkinliği ortaya koyabilir. “Sorgulanmamış bir yaşam süren” insan hayatı ise kendi ellerinde ya da kendi kontrollerinde olmadığından; dışarıya bağımlı olarak yaşar. Bu ise, kişiyi mutsuzluğa götüreceği için kişinin eninde sonunda bir felaketle karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır.
 
            İnsanın kendisini anlayabilmesi kendisindeki tanrısal hakikati keşfetmesi ve ona uygun şekilde hayatını sürdürmesiyle gerçekleşebilir; çünkü aklını gerektiği şekilde kullanmamanın bedeli insanlık için ağır sonuçlar doğurmakta ve Tanrı’dan onu kopararak hiçliğe doğru yaklaştıracağı düşüncesi tarih boyunca inançlı insanlar arasında etkin karamsar, ümitsiz bir düşünce olarak var olmuştur. Kötülük ve günah bireysel tercihe bağlıdır. Bu yolu tercih eden insan -affedilmediği takdirde- Tanrısal güce göre değil kendi hür iradesine göre hayatı yorumlaması insanı adaletten koparıp bencilleştirdiği gibi duygusal hazlarının esiri konumuna da düşürebileceği ve bunun insan nefsine de gayet cazip gelen bir yol olması nedeniyle insanı yokluğa götürebilecek tehlikeler içermektedir. Böyle birinin de Tanrı’ya yaklaşmaktan daha çok farkında olmadan uzaklaşacağını ve hatta bu yolda ısrar etmesiyle bilinçsiz de olsa Şeytanın bir takipçisi konumuna düşürebileceğini akılda bulundurmak gerekir. Ortaçağ Avrupası’nda Aziz Augustinus ve Thomas Aquinas gibi ilahiyatçıların dinin özüne uygun olarak geliştirdiği bazı fikirlerin, onlardan sonra gelen kilise yöneticisi papazlar tarafından yanlış yorumlaması ve sözde Tanrı adına akla ve onunla elde edilen bilgiye karşı açıktan cephe almaları ve bu işlerle uğraşanları karalamaları neticesinde Batı dünyasında akılla elde edilen pozitif bilimi savunan düşünürler ve kilise arasında kanlı çatışmaların yaşanmasına neden olmuştur. Bu da din ile bilim arasında sanki bir çatışma olması gerekliymiş gibi bir ön kabulün doğmasına katkı sağlamış ve bir madalyonun iki yüzü gibi olan din ve bilim birbirine yabancılaştırmış ve zoraki bu önkabulle farklılaştırılmıştır. O devirde yaşayan ve İslâm düşüncesinin zirvesi kabul edilen İbn Sînâ  da Farabi gibi akıl ile vahiy, felsefe ile din arasında bir herhangi bir çatışma görmemiş; aksine aralarında bir uzlaşma olduğunu söylemişlerdir.
İnsanı dünyadaki en değerli varlık olarak gören ve bunun akıl sayesinde gerçekleştiğini belirten ve bu fikirleriyle ilk hümanist olmayı hak eden İbn Sînâ, aklın doğru bir yöntemle ortaya koyduğu felsefeyi, Tanrı başta olmak üzere, varlıkların hakikatinin bilgisini veren, doğru eylemleri ortaya koyan, bilgi ve erdemler kazandırmak suretiyle insanı yetkinleştirip gerçek mutluluk demek olan öte dünya mutluluğunu sağlayan düşünsel bir faaliyet ve bilgi sistemi olarak tanımlamaktadır. Yine ona göre Tanrı’nın kesin bir biçimde bilinmesi gibi, gerçek peygamberin sahte peygamberlerden ayırt edilip bilinmesi için de sağlam ölçülere dayalı felsefî kanıtlarla sağlanmaktadır. Böylece ona göre gerçeklik hakkındaki doğru ve kesin bilgi yanında sahih bir dinin tanınıp bilinmesi için de akıl ve felsefe son derece lüzumlu olup yetkinliğin ve mutluluğun kazanılması da buna bağlıdır.

             İbn Sînâ, fizikten metafiziğe, ahlâktan siyâsete kadar felsefî ilimlerin hiç birinde dinin muhâlefet edeceği bir husus bulunamayacağını kabul eder. Eğer bir takım insanlar felsefeyle uğraşıp ya da felsefeye çağırıp da dinin yolundan çıkıyorlarsa, kesinlikle bu durum aklî bilgi ya da felsefeyle ilgili değildir. Doğru kullanılmış bir aklın ve doğru bir felsefenin insanları sapkınlığa götürmesi muhaldir. Böyle bir sapkınlık olsa olsa onların âciz ve kusurlu akıllarından kaynaklanmaktadır. O halde din adına felsefeye karşı çıkmanın anlamsızlığı bir yana hakikati merkeze alan din bağlılarının bir hakikat olarak felsefeye sahip çıkmaları gerekmektedir.
 
            Aydınlanma Çağı’yla birlikte Avrupa’da bilimsel alanda çok önemli ve değerli gelişmeler olmuş ve aklın ve laikliğin toplumsal bir kabul görmesiyle insanlık dini sadece bireysel vicdana indirgemeye başlamıştır. Bunun medeniyetin ilerlemesine katkıda bulunduğu kadar insanlığın her türlü manevî, insanî ve ahlâki değerin yitirilmesi gibi pek çok olumsuz sonuçları da beraberinde getirdiği ve insanlığın ikinci kez bir anlam krizi yaşamasına neden olmuştur. Anlam arayışından ve manasından koparıldığı için büyük bir boşluğa düşen çağımız insanı, kendisini ve hayatı sorgular olmuş ve Marx gibi filozofların her şeyi ekonomiye dayandıran görüşleri ezilen sınıflar arasında yankı bulmuş maddecilik ve materyalizm savunduğu şeylerin özü açısından kapitalizmden çok farklı olmasa da oluşturdukları sosyal dalga emperyal devletleri korkutmaya ve temelden sarsmaya yetmiştir. Kapitalizm insanı bir makine dişlisi gibi tahayyül ettiği ve her şeyin nihai amacının maddecilik ve kâr/menfaat elde etme düşüncesi oluşturduğu için insanı duygularından kopartmakta ve birey kendisini bir cendereye sıkışmış gibi hissetmekte ve sürekli koşmak zorunda bırakılmasından dolayı, artık nefes alacak bir ortam, sığınacak güvenilir bir liman aramaktan kendini kurtaramamaktadır. Hapishane gibi böyle kesif, boğucu bir ortamda insan nasıl bir hayatî atmosferi teneffüs etmelidir ki, mutluluğa ve esenliğe erişebilsin?
 
           Postmodernizmin getirdiği bu kültürel açmazlara karşılık bizim getirdiğimiz çözüm önerisi ise tıpkı insanın kendi varlığında olduğu gibi çift boyutludur: Beden ve Us (ruh). Bedenin varlığını devam ettirmek için ölçülü bir şekilde yemesi/içmesi ve diğer ihtiyaçlarını asgarî düzeyde temin etmesi insan ve bunları elde etmek için emek vermesinin gerekliliği herkesin malûmudur. İnsan ruhunun derinliklerindeki gizli yanlar ortaya çıkarılmadan; insanın tamamlanamayacağı da bir yadsınamayacak bir gerçektir. Tarihte varoluşçu filozoflar bu soruyu irdelemiş ve her biri kendince bir cevap hazırlamış ve yaşantılarıyla ve fikirleriyle bunu ortaya koymuşlardır. Varoluşçuluğun kurucusu sayılan, son derece farklı bir filozof olan ve daha önce “Dünya ne Sarp yokuş ya/da Yok oluş” adlı makalemizde fikirlerinin bir bölümünü ele almaya çalıştığımız Danimarkalı ünlü filozof Soren Kierkegaard’ın bir sözüne yine atıf yapacak olursak: “Kendisini açıklayamayan kiși sevemez ve sevemeyen kiși insanların en mutsuzudur.” Ölümcül Hastalık Umutsuzluk adlı eserinde ise sadece bilinçli olarak Tanrı’ya inanma kararına varan benliğin, umutsuzluğu yenebileceğini ileri sürmektedir. Buna göre kutsal(ilahi Ruh) ile canlı bir ilişkisi bulunan birey asla umutsuzluğa düşmez. Çünkü aşkın olan her zaman insana güven verir. “Ruhu açıklamadan insan kendisini açıklayamaz ve Kierkegaard’ın bahsettiği bu güven duygusuna ruhun ihtiyaçları giderilmeden erişilemez. Manevi yönümüzü aydınlatan, kalbin sırlarına ve ruha açıklık getiren kaynaklarsa dinî tasavvufî kaynaklardır; o yüzden insanın kendini gerektiği gibi tanıyabilmesi için bu konuları araştırması bu kaynakları bireysel olarak tecrübe edebilecek yetkinlikte kendisi ulaşamasa bile en azından bunları kaynaklarından okuması gerekir. Her insan kendi derecesi ölçüsünde bu değerli bilgilerden istifade edecektir.

            Marx’ın “insanın özü toplumsal ilişkilerlin birlikteliğidir” tezini ortaya atmasıyla birlikte insana birlikte yaşadığı insanların etkisi neticesinde farklı bir boyut daha eklenmesi söz konusu olmuştur. Fert fert hayırda yarışan insan; toplumun faydasını, ülkesinin refahını ve yükselmesini, hatta insanlığın ilerlemesini ve mutluluğunu kendi bireysel menfaatinden üstün tutan, her işinde mümkün olduğunca adaleti gözeten, hırsa, kibre ve kötülüğe prim vermeyen bir toplum ancak manevî değerlerin insanlarda inşaa edilmesiyle meydana getirilebilir. Tasavvuf; insanın kemâle erişme yolundaki merhaleleri konu edinmesi, nefis mücadelesini esas alması ve kalbin fiillerini nokta nokta şerh etmesi bakımından insanlık için gerçekten bulunmaz bir kaynak ve eşsiz bir hazinedir ve bu manevi değerlerin bir çoğunu içerisinde barındırır. Tabî, tasavvufu da ilk temsilcilerinden öğrenmek gerekir, Cüneyd-i Bağdadi, Süfyan-ı Sevrî, Beyazıd-ı Bistami, Maruf-u Kerhi, Ebu Turab Nahşebi, Ebu Talip Mekki, Hamdun-u Kassar, Zünûn-u Mısrî vb.. bunların başlıcaları arasında yer alır ve ilk akla gelenleri olarak sayılabilir. Anadolu Türk yurdunda ise halka önderlik yapmış, tekkelerinde nice dervişler yetiştirerek devirlerinde pek çok sosyal işlev görmüş bu yolun takipçileri arasında: Hazreti Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, İb-i Arabi, Yunus Emre, Ahmet Kuddusi, Kaygusuz Abdal, Ümmü Sinan, Niyazi Mısrî, Sunullah Gaybî, Abdülehad Nurî gibi daha ismini burada zikredemediğimiz birçok temsilcileri vardır, her şahsiyetin kendi zamanına has geniş ölçekli divanları da vardır, akademik tezlere konu olmaları bakımından günümüz Türkçesiyle bu tür eski kaynaklardan yararlanılabilir. Biz burada ilk dönem tasavvuf büyüklerini hayatlarını ve sözlerini kısaca derleyen Abdurrahman es-Sülemî’nin Tabakâtu’s Sufîyye adlı eserini daha geniş bir bilgi sahibi olmak isteyen okuyucularımıza tavsiye ediyoruz. (Prof. Dr. Abdurrezzak Tek )
 
            Bu noktadan sonra akla gelecek soru: Peki ruh nedir? İslâmî kaynaklara bakılacak olursa daha çok ruh kavramının kalp ve nefs bağlamında ele alındığı bu ikisiyle ilişkilendirildiği görülmektedir.“ Kalp sekinetlerle dolduğu vakit, nefse itminan verir. Çünkü sekinet imanı artıran bir haldir. Bunda yakîn makamına ermeye mani olan şeye karşı kalbin ruh makamına doğru yükselişi vardır. Kalbi ruha doğru yönelen kimsenin nefsi de kalbe doğru meyleder. Nefsin mutmain oluşu, onun kalbe yönelişi ve onun emri altına girmesiyledir. Kişinin nefsi cibilli vasıflardan sıyrıldığı ve tabi karekterinden kurtulduğu zaman, itminan makamına doğru yükselmeye başlar. Bu nefsin adı levvamedir; itminan mahallini bilmesi ve oraya bakması nedeniyle nefs, kendini kınayarak, kötülüğü emreden o normal haline çekilir.  Nefs, tasfiye ve tezkiye ettiğinde ruh, nefsin kötülük ve karanlığına yöneltici etkisinden kurtulur. Allah’a doğru kurbiyet makamlarında yükselmeye başlar. Bu haldeyken kalpte, yerleşik bulunduğu makamdan ayrılarak ruha doğru yönelir ve ondan gelecek emir ve işaretleri beklemeye başlar. Kendi vasfına ilave olarak ayrı bir müsbet vasıf daha kazanır, bu vasıf, kalpten daha saf ve temiz olduğundan sırr adını alır. Sırr, müşahade mahalli, kalpte marifet mahalidir. Ruh tarafına yönelip onun etkisi altına giren kalp, tabi safvetine ilave olarak, ikinci bir vasıf kazanınca, ruhta urûc makamındaki kendi özelliğine ek olarak ikinci bir vasıf kazanır. Sırr, kalbin kendi gözükmesidir. Ruh ve kalpteki bu terakki gibi neftse kendi tabi vasfından kalp mahalline doğru yükselir. Kötülüğü emredici özelliği gizlenerek, mutmain nefs haline dönüşür. Kalp, bütün kuvvet, kudret, irade ve ihtiyârını Allah’a has kılar. Mevlası’nın istediklerini ve emrettiklerini ister hale gelmeden önce, nefs de muratların çoğunu bir önceki halde işaret edilen kalpten istemeye başlar. Kalp, nefsin yanında halis kulluğun tadına varınca, irade ve ihtiyârdan hür hale gelir. Çünkü Hakk’ın iradesinden başka bir şeyle ilgilenmez.” (Sühreverdi)
Hristiyanlık'ta Aziz Augustinus’da benzer şekilde ruhun özgürleşmesinin evrensel yolunu dinde ve dinî inançta görmüş, ruhun özgürleşmesinin başka bir yolu olmadığını vurgulamıştır.
 
           Tasavvuftaki, “ayna metaforu” çok önemli bir metafordur. Kişi aynada kendini görür ve aynanın en büyük özelliği aslına uygun olarak üzerine düşen görüntüyü yansıtmasıdır, tıpkı Cemalullah’ın kalbe sığması ve O’nu eksiksiz, olduğu gibi net olarak yansıtması gibi. Kalp aynasını sisten kirden ve dünya pasından temizleyebilmek için insanın yapması gereken mücahede, muhasebe, nefis tezkiyesi, riyazet, cömertlik, zühd, fedakârlık ve diğergamlık gibi uygulanabilecek çeşitli tasavvufî yol ve yöntemler vardır. Yukarıda anlatıldığı gibi her türlü kötü duygudan ve kalbi perdeleyici buluttan kalp kurtulunca; aynaya benzeyen kalbin üzerinde düşen her görüntü son derece net ve aslına uygun olarak orada tecelli edecek; eşyayı hakikatiyle görmek demek aslında budur. Böyle bir kul her şeyi yerli yerine koyacağından adaletle hükmedecek ve eşref-i mahlûk ve kâmil bir insan olarak yeryüzünde halifey-i rüyû zemin olacak ve filozofların deyimiyle üstüninsan olmaya hak kazanacaktır. Bunu bir şiirinde ne güzel ifade eder Şemseddin Sivasî(ks).
 
Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan
Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pürnûr olmadan

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk
Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan
 
Hakk cemalin Kâbe'sini kıldı âşıklar tavaf
Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i mamûr olmadan
 
Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli
Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan?
 
Mest olup meydane geldim ta ezelden ta ebed
İçmişem aşkın şarabın âb-ı engûr olmadan
 
"Mûtû kable en temûtû" sırrına mazhar olan
Haşr-ü neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan
 
Âşıkın çok derdi amma sırrın izhâr eylemez
Söylemesi terk-i edeb çünki destûr olmadan
 
Bir acaîb derde düşmüş tutuşur Şemsî müdâm

Hakk'a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan  (Şemseddin Sivasî)
 
         Tarih boyunca filozoflar Tanrı’yı “Mutlak iyi”yle ve akılla özdeşleştirmişlerdir. Demek ki, akıldan ve ruhtan bahsedilmeden insan tek boyutlu olarak açıklanamaz. Akıl, insandaki tanrısal olanı temsil eder, beden ise süflî olanı yani hayvanî yanını. Akıl daima, bilgeliği, adaleti, ortak iyiyi, faydalı olanı, değerli olanı teşvik eder. Bilindiği üzere pozitif bilimlerin tamamının temelinde de akıl yürütme, deney, gözlem, kıyas ve sentez vardır.
 
          Farabi ruhu faal akıl olarak değerlendirmiş, Seneca ise erdemin, ruhu her türlü tutku ve istekten kurtarmakla elde edilebileceğini söylemiştir. Erdemleri kendi şahsında toplayabilen kimseye ise bilge veya bizim açıklamaya giriştiğimiz meşhur filozof Nietzsche’den onun da Goethe’den ödünç alarak kavramsallaştırdığı deyimle ifade edecek olursak “üstüninsan” denmektedir.
 
         Önemli bir diğer nokta ise akılla, ruhun çatışıp çatışmayacağı sorusudur. Platon aklı ruhun en önemli parçası saydığı ve Theaitetos diyalogunda; insanın en büyük idealinin Tanrı’ya(ilahi Ruh) benzemek olduğunu söylediğinden bunun zaten mümkün olamayacağını açıktır. “Tanrı’ya benzemek ise gerçek zekâ keskinliği ile birlikte adalet ve dinginliğe sahip olmak demektir. Çünkü Tanrı hiçbir zaman adaletsiz olamaz; tersine o, son derece adaletlidir”. Dinlerdeki hurafeler ve batıl inançlar dinin özünde bulunmadığı gibi cahil insanların bu yanlış itikatları ve boş inançları dinin aslına ve özüne bir zarar vermez. Bu cümle önemli; çünkü insanlar kolaycılığa kaçarak hiç araştırma zahmetine girmeden başkasına bakarak dinin özü hakkında yanlış kanaatlere sahip olabiliyor ve bu günümüzde yaygın bir tutum ve zamanla edinilen önyargılar insanı hakikatten uzaklaştırıyor ve ömrünü yanlış bir yolda heba edebiliyor.
 
          Sonuç olarak denilebilir ki, akıl ve kalp; madde ile mana, beden ve ruh birbirinden ayrılamaz parçalardır ve birlikte bir bütünü ve tam bir anlamı oluştururlar. Her insanın bireysel çabası ve muhbir-i sadıklardan gelen haberlere iman etmesiyle ve üzerindeki letaiflerin hakkını gözetmesiyle araştırması insanı doğru sonuçlara ve mutluluğa eriştirecek yegane yol olduğuna ve hiçbir şeyin kolay elde edilmediği emek ve zaman harcamandan elde edilen kısmî bilgilerin ise kıymetinin tam olarak anlaşılamayacağını ben de burada itiraf etmek zorundayım. Çalışmaya, araştırmaya, üreterek okumaya, cesaretle düşünmeye, hayatla mücadeleye kendimizi yenileyerek devam etmeliyiz, değişimden ve farklı olandan korkmamalıyız; çünkü kendisini tanımayan insan başkasına değer veremediği gibi kendi değerinin de ne yazık ki, yeterince farkında olamaz kendisine ve ülkesine olması gerektiği kadar da faydalı olamaz...

 
M.Mücahit DEMİR / Ülkepostası
01.12.2018