"Kendini bilmek ruhunu bilmektir"
Mücahit Demir

Mücahit Demir

Araştırmacı Yazar

"Kendini bilmek ruhunu bilmektir"

         “Kendini Tanımak” kadim bir medeniyet sorunudur; nice filozof ve alim bunun peşinde ömürlerini tüketmiş, uzun yıllar süren araştımalar ve soruşturmalar yapmıştır. Kimileri Hallaç ve Sokrates gibi bu uğurda canlarını bile vermeyi göze almışlardır. Kendini bilmek Platon’a göre ruhunu bilmektir. Ruhu bilmek için de sokratik sorgulamayı bireysel olarak insanın gerçekleştirmesi gerekir. “Sorgulanmamış bir yaşam süren” insanların hayatı kendi ellerinde ya da kendi kontrollerinde değildir; onların denetimi dışarıdan gelmektedir. Bu ise, kişiyi mutsuzluğa götüreceği için bir felaketten başka hiçbir şey olamaz. Öyleyse insanın mutluluğunun kaynağı, değerlerin yeri insandır, insan olmak bakımından insandır, insanın yapısıdır, insan doğasıdır, özel olarak da “ruhsal olarak “insan doğası”dır. Böylece Sokrates’in “Kendini Bil” önermesine verdiği büyük önem ortaya çıkar. Kendimize yani ruhumuza dönük onu tanımaya, içindekileri anlamaya çalıştığımızda söz konusu ahlâki gerçeklerin, etik doğruların da orada olduğu göreceğiz.
 
            "Sokrates" insanın beden ve ruhtan oluşan bir terkip olduğunu; bunlardan gerçek var olanın ruh olduğunu, bedeninse ancak ruhun (Psukhe kavramı) hizmetinde olup tinsel değerlerin hayata geçirilmesinde bir araç görevi gördüğü sürece bir değerinin olduğunu ileri sürmüştür ve öğrencisi Platon bunu sistemleştirerek insanlığa armağan etmiştir. Platon’a göre de ruh akıla sahiptir ve bedene emir verici bir yönetici ilke konumundadır. Aziz Augustinus da tıpkı Sokrates gibi insanı Ruh ve bedenden oluşan rasyonel bir varlık olarak tanımlamış ve insanın kendisini araştırmasını kendindeki tanrısal olan yanı araştırması olarak görmüştür. Ona göre mutluluk, bilgelikte; bilgelik hakikatte; Tanrı ise en büyük hakikat olduğuna göre Tanrı’yı anlamadan hakikati kavramak mümkün değildir.
            Platon(Eflatun), ruhu üç bölüme ayırırken, her bölümün insanı sürüklediği bir yaşam tarzı olduğunu varsayar ve bu yaşam tarzlarının moral değerlerini göz önünde tutar. Ruhun bölümleri aynı zamanda kişinin yaşam tarzlarına ve toplumsal hiyerarşide belli sınıflara tekabül eder. Platon, üç parçalı ruh anlayışını ilk kez Devlet’ te şu şekilde ifade eder:
 

  1. Ruhun ilk parçası ve en değerlisi Akıl’dır.
         Ruhun bölümlerinden birincisi ve en değerlisi “akıl” dır. Akıl, ruhun hesaplayan, düşünen ve insanı bilgi edinmeye götüren yanıdır. Tanrı tarafından gerçekleştirilmiş aktif bir ilke, görünmez, şekilsiz ve dinamik bir cevher olan akıl, doğruluğun, ölçünün ve bilgeliğin ölçüsüdür. Düşünme gücünün merkezi beyin olup idealara özgüdür; yani akıl idealara yönelmiş güçtür. Var oluş bakımından bedenden öncedir ve bedenden sonra da varlığını devam ettirir; yani ölümsüzdür.
 
  1. Tin veya İrade ki, merkezi Kalptir ve aklın emirleriyle nefsin istekleri arasında sürekli gidip-gelmekte aracılık yapmaktadır.
         Ruhun bölümlerinden ikincisi “tin” dir. Ruhta bir eylem yönelimi vardır. Bu da başlangıçta tarafsız olmakla birlikte aklın yönlendirmesi altında bulunan tinin yani iradenin etkinliğini ifade eder. Platon’a göre irade, bedene bağlı bir güç olup bedenin etkinliğini sağlayan öfke, kızgınlık gibi hallerdir. Bedendeki merkezi kalp olan irade, akıl ile istek arasında aracılık yapmakta, aklın emirleri ile nefsin arzuları arasında gidip gelmektedir.
 
  1. İstekler (Zorunlu ve Zorunsuz İstekler )
         Platon, bireyle devlet arasında kurduğu benzerliğe dayanarak devletteki sınıfları (yöneticiler, koruyucular, çiftçiler) ruh anlayışına göre şekillendirir. Platon, istekleri zorunlu ve zorunsuz olarak ikiye ayrılır. Zorunlu istekler karşı koyamadığımız, bize faydalı olan, yaşamak için gerekli doğal isteklerdir. Bedenimizin sağlığı için yemek yememiz zorunlu isteklerimize bir örnektir. Zorunsuz istekler ise bedene, ruha, akla ve ölçüye zarar veren, bizi israfa götüren, kötülüğe yol açan bozuk isteklerdir. Şehvetle ilgili istekler bu türdendir. Doğuştan herkeste bulunan bu istekleri, kanunlar, iyi istekler ve akıl, geri itip bastırabilir, etkilerini azaltabilir. Fakat çoğu insanda bu bozuk istekler zamanında önlem alınmadığı için artar, kontrol edilmez bir hal alır. Genel olarak ise rüyalarda ortaya çıkar. İstekleri dengede tutmanın yolu ise onları ne tamamen ihmal etmek ne de aşırı doyurmaktır.
 
         Eflatun’ a göre insan ruhunda en üstte duran parça olan aklın görevi bilgelik, ortadaki parça olan iradenin görevi cesur olmak ve en alttaki parça olan isteklerin görevi ölçülü olmaktır.
Platon, bunların dışında kalan insanların eylemlerine göre istekleri ise yüksek, orta ve alçak olarak sınıflandırır. Parayı sevenler, şöhreti sevenler ve bilgiyi sevenler olmak üzere üç kişiyi örnek gösterir.

1-Parayı sevenlere (alçak istekler) göre, para kazanmanın verdiği zevk her şeyin üstündedir.
2- Şöhreti sevenler (orta istekler) ise insana şöhret kazandırmayan her şeyi boş ve manasız sayarlar. Parayı ve şöhreti sevenler, bedene bağlı isteklerin esiridir.
3- Bilgiyi sevenler (yüksek istekler) de gerçeği olduğu gibi tanıma, durmadan yeni şeyler öğrenmenin keyfi yanında öteki zevkleri gereksiz ve vazgeçilebilir zoraki istekler olarak nitelendirmektedir. Bu grup ise akla ve düşünmeye değer veren filozoflardan oluşmaktadır.
 
           Eflatun, Phaidon diyalogunda ise insanın içindeki çelişkiden ötürü süregelen çatışmasını bitirip, insanın mutluluğa ulaşması ruhun bedenden kurtuluşuyla mümkündür: “Evet, belki ölüm bizi amaca götüren dosdoğru yoldur. Çünkü ten akıl ile beraber oldukça ruhumuz böyle kötü bir şeye bulaşmış bulundukça, amacımız olan şeyi, hakikati hiçbir zaman elde edemeyeceğizdir” (Platon, Phaidon: 66 b).

           İnsanlığın yüzyıllarca uğraştığı fakat kendi içerisinde bir türlü benliğinde bu iki boyutunu(nefs ve ruh) uzlaştırıp kaynaştıramadığından; huzursuzluklar, tatminsizlikler ve en sonunda ümitsizlik içinde intiharlar kaçınılmaz bir son olarak tarihte gerçekleşmiştir. Halbuki insanı bu kadar harika bir surette asırlar önce tarif eden filozofumuz Platon için Alfred Whitehead: "Tüm Batı felsefesi tarihi Platon'a düşülmüş bir dipnottan ibarettir, " diyerek hayranlığını ifade etmiştir. Biz de hakkını teslim ediyor ve "Akıl, insanın içindeki peygamber; peygamber ise insanın dışındaki akıldır." diyen Cafer-î Sadık'ın sözünün eşsiz timsali olarak kendisini gördüğümüzü ifade etmek istiyoruz.