En büyük devrim bilinçle başlar
Mücahit Demir

Mücahit Demir

Araştırmacı Yazar

En büyük devrim bilinçle başlar

Her hakk sahibine hakkını vermek çok zor bir iştir. Hakkıyla çalışıp alın teriyle elde ettiği kazancını başkasıyla paylaşmak erdemlerin belki de en büyüğüdür. Çünkü cömert olarak kendinden önce başkasını düşünebilmek alî bir gönlün ve isâr ahlâkının bir yansımasıdır. Türkün tarihteki en önemli karekteristik özelliklerinden biri olan misafirperverlik ve konukseverlik unutulmaya yüz tutmuşken; biz israfın ve yoksulluğun en uç noktalarda yaşandığı ülkemizde nerede yanlış yapılarak bugünlere gelindiğini bir makalede incelemek çok mümkün olmasa da biz köklerimizden aldığımız manevi birikim ve kutsî bir ilhamla durun kalabalıklar durun bu yol çıkmaz sokak demek istiyoruz. Peki neden böyle karamsar konuşuyoruz. Ne demek istediğimizin daha iyi anlaşılabilmesi için konuyu açmamız gerekirse; zenginlerin devletten ihale ve iş kapma yarışına ve kuyruğa girdiği, ekonomik kârın ve kazancın sistemin irili ufaklı ortakları tarafından kutsandığı bir ülkede gariplerin ve emeğiyle geçinen insanların hakkının dahi söz konusu edilememesi içler acısı bir durumdur. Bir insan düşünün ki, namus ve dürüstlüğüyle yaşaması halinde; en temel insanî ihtiyaçlardan birisi olan barınma ihtiyacını karşılayabilmek için kazancının 3’te 2’sini belki de tüm ömrü boyunca iktisat yaparak geçirmek zorunda kalmakta; bankaların insafına terk edilen her birey en değerli insanî ve dinî vecibelerin göz ardı edilmesiyle sistemin gönüllü askerliğini yapmakta, ne yazık ki, paraya kul olabilmektedir. Oysaki, zenginlerin kazancında fakirlerin de hakları vardır. İnsan olmak zordur; fakat bu şartlar altında insan kalabilmek daha da zordur. Düşünsenize; makam sahibi ve mal-mülk sahibi biriyseniz etrafınızda bir sürü sözünüzü yere düşürmemek için birbiriyle yarışan kendini bilmezin bulunduğunu ve kendi değerlerinin farkında olmadığı için alçalan bu tür davranışlar sergilediği için evrimini henüz tamamlayamamış nice yalaka insanlar görmüşsünüzdür çevrenizde kendi hayatınızda. Aşırı harcayan, aşırı tüketen dünyada kendinden başkası yokmuş gibi yaşayanlar bilmez ki, yokluk nedir, yoksulluk nedir? Çoğu insan harcadıklarında başkasının hakkının da olabileceğini düşünme erdeminden ne yazık ki, mahrumdur. Çünkü kendisinden başkasını da düşünmeyi henüz öğrenmemiştir.

 Cahillikle savaşması gereken ve iyiliğin öncüsü olması gereken devlet kendi vatandaşlarıyla savaşmakta kimisini ötekileştirerek, kimisini de zararlı yurttaş kategorisine sokarak hasta bir zihniyetin ancak gerçekleştirebileceği uygulamaları gözü kapalı gerçekleştirebilmektedir. Savaş kimi zaman ülkelerin kendilerini savunmaları için kaçınılmaz olabilir; fakat bunu sürekli hale getirmek devleti körleştirmekte, yapılması gereken hamleleri ötelemekte ve halkın refahını olumsuz yönde etkilemektedir. Hayat şartları giderek ağırlaşmakta, gizli enflasyon altında alım gücü düşen vatandaş sadece yeme-içme, barınma gibi zaruri ihtiyaçlarının dışında harcama yapamamakta, kültür seviyesi iyice düşmekte ve bırakın kitap okumayı, halkın büyük çoğunluğu gazete dahi okuyamamaktadır. Bu ahval ve şerait altında, şimdi en yetkili bürokrata soralım: “Sizin hak ettiğiniz milletin vergileriyle ödenen her kuruşunun helâl olduğuna iman ettiğiniz o maaşlarınız hangi kriterlere göre belirlenmiştir, milletin alın teriyle elde ettiklerinizin sadece küçük bir kısmını milletinizle paylaşarak geri sahibine vermeyi hiç düşündünüz mü? ”  

Bilim ve teknoloji çok ileri seviyelere ulaşsa bile insanî olan değerlerin o ölçüde gelişememesinin bir nedeni de yapılan her araştırma ve çalışmanın araç olmaktan çıkarılıp; amaç haline getirilmesi bilim ve tekniğin bizatihi kendisinin insanın kendi özündeki cevhere ulaşabilmek için aşılmaz bir duvar teşkil ediyor olmasıdır. En baştada dedik ya her şeye ve herkese hak ettiği kadar değer vermek cidden zordur.

Paraya sahip olmak kötü bir şey değildir, kendinizi bilip, o size hükmetmediği sürece. Kapitalist sistem insanın yakasını bırakmamaktadır ki, insan kendinden başkasını düşünmeye fırsat bulabilsin. Birilerinin rahatı için başka birileri ne hikmetse hep haddinden fazla ‘eşşek gibi ‘çalışmak zorundadır. Düzen böyledir, sevgi-saygı, itibar, toplumsal statü hep ekonomik gücünüzle alâkalıdır. Yaşayabilmek için başkası gibi olmak zorundasınız; koşmak hep koşmak düşünmeye sorgulamaya fırsat bulamayan kalabalıklar sıradan bir hayat yaşamakta; ama filozoflar ve evliyalar da olmasa. Peki madem izinden yürüdüklerimizi andık; o halde onlardan bir nefes üfleyelim kulakları kendi sesini dinlemekten bitap düşmüş günümüz insanına. Nedir filozofların çözüm önerisi, suyu tersine akıtmak pek mümkün görünmese de farkındalık yaratarak suyun akışına kapılan kurban sayısını azaltmak da bugünlerde büyük bir başarıdır. Kapitalist sistem İslamî ve insanî bir sistem değildir; insanı köleleştiren, körelten bir adaletsiz bölüşüme neden olmaktadır. Bunun önüne geçebilmek için insan emeğinin kutsandığı ve insanca yaşanabilen bir düzen inşa etmek ilk görevimiz olmalıdır. Belki bunu hemen sağlayamayız, ancak eğitim sistemine bu bilinç yerleştirilebilirse eğer milli rönesansımızı ateşleyecek beyinler yetişecektir. Fransız devrimi de böyle bir münbit ortamda doğmuştu, hümanizm meşalesini hak ettiği noktaya çıkaracak olan gelecek nesle selam olsun!

YORUMLAR

  • 0 Yorum