Bir Merkeze Sahip Olmak
Mücahit Demir

Mücahit Demir

Araştırmacı Yazar

Bir Merkeze Sahip Olmak

Bir dönem kişisel gelişim kitapları okumak modaydı. Herkesin içinde bir güç arayışı, kendini kanıtlama ihtiyacı, daha iyi bir dünya hayali vardı, sanki. Bu aslında fıtrî bir ihtiyaç bu yüzden yadırganmamalı ancak; şu kadarı var ki, kendini gerçekleştirme yolunda gençlerin reçeteyi; kendisini nefs ve ruh boyutlarıyla tanımaktan uzak, sadece dünyevî başarıya odaklanmış yazarların kalemlerinin ucunda araması pek doğru olmadığı için olsa gerek hayatın gerçekleriyle bu bilgilerin karşılaşması büyük sükut-u hayallere neden oldu gerçek hayatta. Aslında karakter oluşumu aileden başlayarak, zaman içerisinde eğitimle, insanın kendisini ve içerisinde yaşadığı toplumu yakından tanımasıyla ve sahih kaynaklara erişim imkânıyla  yakından ilgili bir konudur. Bunun yanında kişisel farkındalığın araştırma, sorgulama, eleştirel bakış açısıyla insanları ve hayatı doğru okumayla ve bireysel çabayla olan ilişkilerini de göz ardı etmemek doğru olur. 

İnsanın rızık endişesinden, dünyevî her türlü güvenlik kaygısından ve ölüm endişesinden kurtularak; yaşamı ve ölümü anlamlandırması “kendini gerçekleştirmesi” ve “kendi olma cesaretini” farklı bir şahsiyete sahip bir birey olarak gerçekleştirmesi son derece hayatî bir konudur. Bu konuyu psikolojik arka planlarıyla açıklamaktan geri durmayan 20.yy'ın en önemli kültür teologlarından biri olan Paul Tillich'in Olmak Cesareti adlı kitabından alıntılarda bulunalım, ki yitik tasavvufun tüm insanlığa neler kaybettirebileceğini yakından görelim: “Aydınlanma sırasında anlaşıldığı üzere, kendi olarak varolma cesareti; evrensel ve akli açıdan kendini onaylamaya dahil olan bireysel kendini onaylama cesaretidir. Ancak kendisini onaylayan salt birey değil, akıl sahibi bireydir. Kendi olarak varolma cesareti, aklın dediğini takip etme ve akıl dışı otoriteye meydan okuma cesaretidir. Bu açıdan, yalnızca bu açıdan, Yeni Stoacılıktır. Zira Aydınlanma sırasındaki varolma cesareti, vazgeçen, boyun eğen bir var olma cesareti değildir.”

Sonsuz kaybın, yani bireysel olarak insanların kaybı, 19.yy’ın devrimci varoluşçularını saldırıya götürdü. Bunun, insanları eşyaya, saf bilimin hesaplayabileceği ve teknik bilimin kontrol edebileceği hakikat parçalarına dönüştüğü bir süreç olduğunun farkına vardılar. Burjuva düşüncesinin idealist kanadı, insandan –evrensellerin az çok yeterli bir yer bulduğu- bir yelkenli yaratmıştı. Burjuva düşüncesinin, tabiatçı kanadı ise, insandan –duyularının izlenimlerinin girdiği ve yoğunluklarına göre hüküm sürdükleri- boş bir alan yaratmıştır. Her iki durumda da bireysel benlik, boş bir alandır ve kendi olmayan bir şey, benliğin de kendine yabancılaştığı tuhaf bir şey taşır. İdealizm ve tabiatçılık, varolan insana karşı tutumlarında aynıdır, her ikisi de insanın bu sonsuz önemini ortadan kaldırır ve onun içinden başka bir şeyin geçtiği bir boşluk kılar. Her iki felsefe de insanın özgürleşmesi için icat edilen ancak kendi yarattığı nesnelere esir düşen bir toplumun ifadeleridir. Doğanın teknik kontrolü için iyi işleyen düzeneklerin, insanın incelikli psikolojik kontrolünün, toplumun hızla artan örgütsel kontrolünün sağladığı güvenlik, yüksek bir fiyata satın alınır: Bütün bunların bir araç olarak kendisi için icat edildiği insan, araçların hizmetinde bir araç haline gelir. Bu Pascal’ın 17.yy’da matematiksel akılcılığın egemenliğine saldırısının arka planıdır. Romantiklerin 18.yy’ın sonunda ahlâkî akılcılığın egemenliğine saldırısının arka planıdır. Kierkegaard’ın, Hegel’in düşüncesindeki kişiliksizleştirilen mantığın egemenliğine saldırısının arka planıdır. Marx’ın iktisadi insansızlaştırmaya karşı mücadelesinin, Nietzsche’nin yaratıcılık için mücadelesinin, Bergson’un ölü nesnelerin uzamsal alanına karşı mücadelesinin arka planıdır. Hayat filozoflarının çoğunun, hayatı, kendini nesneleştirmenin yıkıcı gücünden kurtarma arzusunun arka planıdır. Benliğin kendi dünyasında giderek daha çok kaybolduğu bir ortamda, insanın korunması, benliğin kendisini onaylaması için mücadele etmişlerdir. Benliği yok eden ve yerine bir eşya koyan koşullarda kendi olarak varolma cesareti için bir yol göstermeye çalışmışlardır. Radikal biçimde varolma cesareti benimsendiği takdirde kolektivizmde benliğin kaybına, ikincisi olan varoluşçulukta ise dünyanın kaybına yol açar. Buda bizi her ikisini de aşarak bir araya getiren bir varolma cesareti var mıdır? sorusuna götürür.

Spinoza’nın sisteminin mistik alt yapısına, insanın dahil olduğu ilahi özü onaylayarak kendisini onaylamasına değinmiştik. Benzer bir şekilde bütün mutasavvıflar, kendilerini onaylama kudretlerini, bir oldukları varlığın bizatihi kendisinin kudretini tecrübe ederek edinirler. Sufi kimlik, kendinden vazgeçmenin zirvesinde bulunur. Sözcüğün geniş manasıyla o da bir tür cesarettir. Dünya nimetlerinden elini eteğini çeken ve vecde gelen mutasavvıf, Maya dünyasında, sonlu dünyada mevcut olan yokluk öğelerine karşı kendi öz varlığını onaylar. Görünenlerin cazibesine karşı koymak muazzam bir cesaret ister. Bu cesaretin verdiği güç ile mutasavvıf, kader ve ölüm kaygısını yener. Zaman ve mekân içinde ve sonluluk zümresinde olmak nihayetinde gerçek olmadığı için, bundan kaynaklanan kararsızlıklar ve buna son veren nihai yokluk da eşit derecede gerçek değildir. Yokluk tehdit değildir, zira sonlu olmak son tahlilde yokluktur. Ölüm, olumsuz olanın inkârı ve olumlu olanın onaylanmasıdır. Aynı şekilde şüphe ve anlamsızlık kaygısı da mistik varolma cesaretine dahil olur. Şüphe, varolan her şeye ve Maya’ya ilişkin özelliğine göre, şüpheli olan her şeye dairdir. Şüphe, Maya’nın örtüsünü kaldırır, nihai hakikate karşı fikirlerin savunulmasının altını oyar. Bu tezahür de şüpheye maruz kalmaz, çünkü her şüphenin ön kabulüdür. Hakikatin kendisini bilmeden, hakikatten şüphe etmek mümkün olmaz. Anlamsızlık kaygısı, nihai anlamın kesin olmadığı, ancak her kesin anlamın cehenneminin olduğu yerde mağlup olur. Mutasavvıf, hakikatin –girdiği, çalıştığı ve terk ettiği farklı seviyelerinde anlamın eksikliğini adım adım yaşar. Bu yolda yürüdüğü sürece, suçluluk ve kınanma kaygıları da yenilmiş olur. Yok değillerdir. Suçluluk her seviyede hissedilebilir, kısmen içinden gelen istekleri yerine getirmede, kısmen de o seviyenin ötesine geçmede başarısız olunduğu için hissedilir. Ancak nihai tatmin yaşandığı sürece, suçluluk kaygısı kınanma kaygısı haline gelmez. Karma yasasına göre, kendiliğinden olan bir ceza vardır, ancak Asya tasavvufunda kınanma yoktur.

İman, belirsiz olan bir şeyin kuramsal açıdan onaylanması değildir, sıradan tecrübeyi aşan bir şeyin varoluş açısından kabulüdür. İman bir görüş değil, haldir. Var olan her şeyi aşan ve var olan her şeyin dahil olduğu varlığın kudretine kapılmak, tutulmaktır. Bu kudrete tutulan, kapılan kişi, kendisini onaylayabilir çünkü bizzat – varlığın kudreti tarafından onaylandığını bilir. Bu noktada mistik tecrübe ve kişisel karşılaşma aynıdır. Her ikisinde de iman, varolma cesaretinin temelidir.
Yokluk(Tanrı’nın kendisini onaylamasını dinamik kılan yokluk), o ilahi tecridin kilidini çözer ve onu kudret ve aşk olarak açığa çıkartır. Yokluk, Tanrı’yı yaşayan bir Tanrı kılar. Kendi içinde ve varlığında yenmesi gereken bir Hayır olmadan, ilahi olanın kendisine Evet demesi cansız, anlamsız olurdu. Varlığın temeli açığa çıkmaz, hayat olmazdı. İlahi olanın kendini onaylaması; sonlu varlığın kendini onaylamasını, varolma cesaretini mümkün kılan kudrettir. Yokluğa rağmen, bizzat-varlığın kendisini onaylaması niteliği sayesinde cesaret mümkün olur. Cesaret, bizzat-varlığın kendisini onaylamasına katılır, yokluğa karşı baskın çıkan varlık gücüne dahil olur. Mistik, kişisel ya da mutlak bir iman ile bu kudrete sahip olan kişi, varolma cesaretinin kaynağının farkındadır. (Paul Tillich)