Aydınlanma İhtiyacı
Mücahit Demir

Mücahit Demir

Araştırmacı Yazar

Aydınlanma İhtiyacı

08 Ekim 2018 - 22:31

İki günü eşit olan zarardadır, hadisince hareket edemediğimiz içindir ki, cehalet maalesef toplumumuzda yaygınlaştı, ilim kalbinden ve vicdanından bihaber kendisini okumaktan aciz, akılsız kimselerin eline düştü. İslâm dinin özü demek olan tasavvuf bilerek/bilmeyerek bu topraklarda unutturuldu. İyiliği her alanda yaygınlaştırmamız gerekirken, çok zengin bir medeniyeti tarih kitaplığının tozlu raflarından okumakla geçiştirir oldu nice yıllar. Oysa bir medeniyet toptan iyi ya da toptan kötü olamaz; eksikleri, kusurları olabilir ama tümden reddedilemez. Güçlü toplumları, her alanda kendisini yetiştirmiş topluma karşı sorumluluğun farkında olan güçlü bireyler ayakta tutar. Birey, kendini gerektiği gibi maddi/manevî her alanda yetiştirmeden; gerekli kendine has şahsiyeti kazanmadan istenilen aydınlanma ve ilerleme istenilen oranda ülkece gerçekleştirilemez. Tabii, böyle bireylerin yetişebilmesi için eğitim sisteminin bu zemini hazırlaması; düşünen, sorgulayan, araştıran bireyler yetiştirmeye öncelik verilmesi ve yeniliğe açık olması, sosyal olanakların iyileştirilmesi ve artırılması son derece önemlidir.

Topluma karşı sorumluluk ahlâkı ve aydınlanma ihtiyacı her yurttaşın içerisinde taşıması gereken bir öz bilinçtir aslında. Belki de toplum olarak başkalarını sık sık yargılıyor oluşumuz; kendi nefsimizi yeterince hesaba çekmiyor oluşumuzdandır. Kendi nefsimizi temize çıkararak, başkalarının hatalarının ve günahlarının peşinde koşmak farkında olmadan, kötülüğün yaygınlaşmasına ve toplumsal şiddet ve düşmanlıkların oluşmasına zemin hazırlamakta; açılan bu yaralardan içeri nüfuz eden düşmanların ektiği hastalıklı nefret tohumlarının iyileştirilmesi çok uzun seneler alabilmektedir. Erdemlerin en büyüğü insanın bireysel otokontrol mekanizmalarını çalıştırarak, kendi eksiklerinin farkına varması ve bunları giderecek şekilde hayatına anlam ve yön vermesiyle, adaleti tarafsız ve çok boyutlu olarak herkese eşit olarak uygulamayı gaye edinmesiyle gerçekleştirilebilir.

“ İnsanın akıl, irade ve duygudan yaratıldığını söylemek, insanın Hakikat, Yol ve Erdem için yaratıldığını söylemektir. Bir başka deyişle: Akıl, Hakikat'i kavramak için, irade Mutlak İyi üzerinde yoğunlaşmak için ve duygu Hakikat'e ve İyi'ye uymak için yaratılmıştır. Duygu yerine nefs veya Tanrı sevgisi de diyebilirdik; çünkü erdemin özü ilahi sevgidir.
 
Doğaüstü erdem -ki sadece o tam olarak insanidir- bu yüzden tevazu ile örtüşür; zorunlu olarak duygusal ve bireyselci insanlık ile değil, ama Tanrı'nın huzurundaki hiçliğimize ve başkalarına nisbetle izafiliğimize dair samimi ve iyi temellendirilmiş farkındalığımız ile örtüşür. Somut terimlerle söyleyecek olursak, mütevazı bir insanın, bir nebze hakikat içeriyorsa ve mükemmel değilse dahi saygıdeğer bir insandan geliyorsa kısmen haksız bir eleştiriyi dahi kabule hazır olduğunu; mütevazı bir insanın, erdeminin bilinmesiyle değil, kendini aşmakla ilgilendiğini; dolayısıyla insanlardan ziyade Tanrı'yı razı etmekle ilgilendiğini söyleyeceğiz. Bir insanın bireysel değeri ya fiziksel, ruhsal ve aklî olur ya da bunların bir terkibi olur. En dışsal değerler güzellik ve beden sağlığıdır; güzellik bizim ilahîliğimizi ortaya çıkarır ve ikincisi, onun normal beraberindekidir/refikidir. İkinci olarak ahlâkî değer gelir, ki hem nefs güzelliğidir hem de akla katılmaktır; son olarak ruhun değeri gelir. İnsan ne güzelliğinden ne de çirkinliğinden sorumludur -ancak bundan bir derece, yaşlanma biçimi müstesnadır,- ancak bu durum, mutlak manada güzelliğin manevi kimyaya katkı yapabilecek bir değer olmasına engel değildir; çirkinlik de manevi kimyaya katkıda bulunabilir, ama dolaylı şekilde ve mefhumu muhalifi olarak, belli hakikatlerin gerçekleştirilmesine bir destek olarak. Karakterin sağlamlığına gelecek olursak, insan ondan açıkça sorumludur; insan karakter sağlamlığına doğuştan sahip olursa, onu korumalıdır; eğer ona sahip değilse kazanmalıdır. Hakikatin hakkından daha üstün bir hak yoktur.
 
Aydınlanma sözcüğünün daha üstün bir anlamı olduğu ve bu anlamı itibariyle sözcüğün pasif bir olguya dalalet etmediği ve yine birleştirici ve özgürleştirici aydınlanmanın pasiflik-aktiflik ayrımının ötesinde olduğu doğrudur. Ya da daha doğrusu, aydınlanma bizdeki İlahî Faaliyet'tir, ancak tam da bu sebeple aydınlanma, yüce bir Pasiflik yönüne sahiptir; şu anlamdaki aydınlanma, insanı içkin İlâhî Mahiyet'inden ayıran tutkusal şehevî ve karanlık unsurların "sönüp yok olması" ile örtüşür; bu sönüp yok olma Semâ'nın İçe-Akışı'nı [yani, vâridât ve havâtırı] alıp kabul etme istidadını oluşturur ve bu sırada İlâhî Mertebe'nin hem bir "Pasif Mükemmeliğini" hem de "Aktif Mükemmelliğini" içerdiği ve insan ruhunun her iki sırra da katılması gerektiği gerçeği gözden kaybolmaz. İrfan, her şeyi yerli yerine koymalı ve insanları olduğu gibi değerlendirmelidir; işte tam da bu sebeptendir ki, irfan perspektifi basitleştirici bir ahlâk üzerinde değil, -güzellik gibi- "doğrunun görkemi olan" aslî erdem üzerine ilk olarak ısrar edecektir. Akıl sadece nesnel ve kavramsal değil, aynı zamanda öznel ve varoluşsal olmalıdır; nesnenin birliği, öznenin bütünlüğünü gerektirir.(Frithjof Schuon)