MİLLİ ÜNİVERSİTELER, MİLLİ ŞİRKETLER VE MİLLİ İŞADAMLARI...
Mehmet Hakan Sağlam

Mehmet Hakan Sağlam

Araştırmacı Yazar
  • Google Plus
  • Youtube

MİLLİ ÜNİVERSİTELER, MİLLİ ŞİRKETLER VE MİLLİ İŞADAMLARI OLMAZSA CUMHURBAŞKANI ANCAK HAYÂL GÖRÜR?

11 Ocak 2018 - 02:27

6 Ağustos 1945 günü yerel saat ile 08.15’te Hiroşima şehrinin 500 metre üzerinde patlayan 15 bin kilotonluk atom bombası, ilk etapta 70 bin kişinin ölümüne sebep olmuş, ilerleyen yıllarda ise bu sayı 90 bine kadar yükselmişti. 3 gün sonra ise bu defa Nagasaki şehrine nükleer saldırı düzenlenmiş, bu saldırıda ise 40 bin masum Japon vatandaşı hayatını kaybetmişti. Zaten bombardımanlar yüzünden taş üstünde taş kalmayan Japonya’da tam bir insanlık dramı yaşanmıştı.

14 Ağustos 1945’te Japonya, kayıtsız şartsız teslim olmayı kabul etti. 2. Dünya Savaşı, Japonlar’ın “Büyük Japon İmparatorluğu” rüyasını bitirdi. İmparator Meiji döneminde başlayan sanayi hamleleri kapsamında yapılan her şey çöktü. Teslim olduktan sonra 1945 – 1952 yılları arasında ABD mandası altında kalan Japonya, bu süre zarfında ancak karnını doyurabildi.

ABD manda yönetiminin sona ermesiyle birlikte Japonya’da yeni bir kalkınma hamlesi başlatıldı. Japon halkı, savaş sırasında yok edilen endüstrinin yeniden kurulması için inanılmaz bir özveride bulundu. Öncelikli olarak elektrik enerjisi, kömür, çelik ve gübre konularında büyük yatırımlar yapıldı. Sanayi hamlesini desteklemek amacıyla eğitime büyük önem verildi. Sayısız modern şirketler kuruldu ve milyonlarca insana istihdam sağlandı. Ve sadece 3-4 yıl gibi kısa bir süre içerisinde Japonya savaş öncesi durumunu tekrardan yakaladı.

Japonya savaş sonrasında artan ülke nüfusunu, istihdam noktasında doğru kullanabilmek için eğitime büyük önem verdi. Dünyanın en iyi eğitim standartlarını yaratmak için var gücüyle çalıştı. Bunun sonucunda çok iyi eğitilmiş kalifiye elemanlar yetiştirdi.

Japonya’da KOBİ’lerin birleştirilmesi neticesinde büyük ölçekli uluslararası şirketler yaratıldı. Bu şirketler, 1920’lerde Henry Ford tarafından bulunup uygulanan ve müşteri beklentilerini azami derecede karşılamak için üretimdeki tüm süreçlerin gözden geçirilmesini amaçlayan “Toplam Kalite Yönetimi” sistemini, kalkınmanın “düsturu” olarak kabul etti.

50’li ve 60’lı yıllarda dünyanın dört bir yanına “ucuz ve taklit” ürün ihracatı gerçekleştiren Japonya, 70’li yıllarda toplam hasılasının önemli bir kısmını AR-GE yatırımlarına ayıran Sony, Toshiba, Mitsubishi, Toyota, Suzuki gibi uluslararası şirketleri eliyle kaliteli ve ucuz otomobil, mikrodevre ve elektronik ürün ihraç edip, her yıl ortalama %15 büyüdü ve neticede dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmayı başardı.

80’li ve 90’lı yıllar Japon ekonomisinin “altın çağı” oldu. Bilgisayar teknolojisinin gelişmesine paralel olarak Japon elektronik ürünleri tüm dünyaya egemen oldu. Japon otomobilleri, daha çok benzin tüketen ve çok daha pahalı olan ABD otomobillerini tahtından indirdi. 2010’lu yıllarda bir başka Asya devi Çin ortaya çıkana kadar, Japonya dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmayı sürdürdü.

İkinci Dünya Savaşı sırasında dünya tarihinin en büyük yıkımlarından birini yaşayan Japon halkı, kadın erkek, çoluk çocuk demeden gece gündüz var gücüyle çalıştı ve 15 senede Japonya’yı tekrardan kalkındırıp dünyanın büyük ekonomileri arasına sokmayı başardı.

Buraya kadar yazdıklarım Nagasaki ve Hiroşima şehirlerine atılan atom bombaları neticesinde hem mal ve can, hem de bağımsızlık ve özgürlüğünü kaybeden Japon halkının başardıkları.

Şimdi size bir soru soracağım.

Japonya’da faaliyet gösteren ve dünyanın dört bir tarafına ihracat yapan BATILI bir şirket ismi duydunuz mu?

Boşuna düşünmeyin çünkü bulamazsınız.

1945’de taş üstünde taş kalmayan bir ülkenin, aradan 25 yıl geçtikten sonra dünyanın en büyük mal ve sermaye ihracatçısı durumuna gelmesinde etkili olan faktörleri alt alta yazayım;

Milli bir EĞİTİM sistemi,

Milli ÜNİVERSİTELER

Milli ŞİRKETLER

Milli GİRİŞİMCİ ve MÜTEŞEBBİSLER.

1984 yılında ilk defa olarak yurtdışına çıktığımda British Airways ve KLM gibi havayolu şirketlerin büyüklüğünü görüp, “Acaba Türk Hava Yolları’da bu şirketler gibi dünyanın dört bir yanına sefer yapabilecek mi?” diye düşünürdüm.

Allah’a çok şükür ki THY büyük bir başarı hikâyesi yazmayı başardı ve dünyada en fazla noktaya seyahat eden havayolu şirketi ünvanına sahip oldu. 1990 yılında Türkiye’ye gelen toplam turist sayısı 500 bin kişi iken, 2017 yılında bu rakamın 31 milyona, THY tarafından taşınan yolcu sayısının ise 69 milyona yükselmesi bizler için ne kadar büyük bir gurur değil mi?

1980’li yıllarda Türkiye’deki tüm iktisatçıların ağzında sakız gibi hıfzedilen “Japon Mucizesi” lafının, Türkiye’de ete kemiğe bürünen hali bence THY örneğidir.

Büyüyen filosu, artan yolcu sayısı ve sürekli gelişen hizmet kalitesi ile havacılık dünyasındaki hızlı yükselişini sürdüren THY, küresel çaptaki başarısının sürekliliğini sağlayacak insan kaynağının eğitimi için de yeni adımlar atmaya devam ediyor. Aksi durumda Toplam Kalite Yönetimi’nden söz edebilmek zaten mümkün değil.

Bundan bir ay kadar önce Türk Hava Yolları, Yıldız Teknik Üniversitesi ve İngiltere Warwick Üniversitesi arasında çok önemli bir eğitim işbirliği anlaşması imzalandı. Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesinde oluşturulacak yeni eğitim programları sayesinde; Türk Hava Yolları çalışanları ve havacılık endüstrisiyle ilgilenenler, ileri mühendislik, dijital teknolojiler, inovasyon ve yönetim alanlarında eğitim alacak.

Geçen hafta içerisinde Türkiye’nin ihracat rakamları açıklandı ve 2017 yılında Türkiye ihracatının 160 milyar dolar sınırına ulaştığı haberi ajanslara düştü.

Ancak bu rakam bizi kesmez, kesmemeli de.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın sürekli dillendirdiği 500 milyar dolar ihracat rakamına ulaştığımız anda bir daha sırtımız yere gelmez.

Peki neredeyse son beş yıldan beri 150 ilâ 160 milyar dolar arasında sıkışıp kalan ihracat rakamının artmamasının sebebi nedir? Merak edeniniz var mı?

Türkiye’nin ve Türk ekonomisinin temel sorunu; maalesef orta gelir tuzağına yakalanmış olmamız.

Ekonominin, kişi başına belirli bir gelir düzeyine ulaştıktan sonra orada sıkışıp kalmasına, belirli bir aşamadan öteye gidememesine ya da belirli bir gelir düzeyine ulaştıktan sonra durgunluk içine girmesine “orta gelir tuzağı” denilir.

 

Orta gelir tuzağına düşen, bir başka ifadeyle bulunduğu grupta sıkışıp kalan ve üst gruba çıkamayan ekonomilerin temel sorunları şunlardır:

(1) Tasarruflar ve dolayısıyla yatırımlar düşük düzeydedir,

(2) İmalat sanayisindeki gelişme yavaşlamıştır,

(3) Sanayide çeşitlenme durmuştur,

(4) Emek piyasasında zayıflıklar vardır.

Peki orta gelir tuzağına düşmemek için ne yapmak gerekir?

Yukarıda sıralanan sorunların tersine çevrilmesi gerekir.

Şimdi bilindik bu çözümlere önemli bir ilave yapılması kanaatindeyim. Türkiye’nin ne yapıp edip markalaşma, ileri teknoloji ve yazılıma dayalı üretim ve ihracat yapısına ağırlık vermesi gerekmektedir.

Türkiye’de onbinlerce ihracatçı şirket bulunuyor ve ihracat rakamımız maalesef 160 milyar dolar düzeyini bir türlü aşamıyor. Bu durum; klasik ve gelenekselci ihracat yapısından kaynaklanıyor.

Hepimizin kulağına aşina bazı şirketleri ve bunların yıllık cirolarını birkaç örnekle bilgilerinize sunmak istiyorum;

Walmart (ABD)                           482 Milyar Dolar

Volkswagen (Alman)                   237 Milyar Dolar

Apple (ABD)                               234 Milyar Dolar

BP (İngiliz)                                  233 Milyar Dolar

Samsung (Güney Kore)               177 Milyar Dolar

General Motor (ABD)                 152 Milyar Dolar

Sadece Apple ve Samsung gibi iki tane örnek bile Türkiye’nin sanayileşme ve ihracat politikasını yeni baştan gözden geçirmesi ve planlaması için yeterlidir. 65 bine yaklaşan ihracatçı Türk şirketi ile yurtdışı yapabildiğimiz satışın tamamı 160 milyar dolar düzeyinde iken, ABD’li Apple firması tek başına 234 milyar dolarlık satış hasılatı ile Türkiye’nin neredeyse 2 katı performans sergilemektedir.

Hayatta iki tane limon alıp satmamış insanlar GENEL MÜDÜR, BÜROKRAT, DANIŞMAN, BAŞDANIŞMAN, MÜSTEŞAR, MİLLETVEKİLİ VE BAKAN sıfatıyla ekonomiyi idare etmeye kalkınca işte ancak bu kadar olabiliyor.

Türkiye’nin inovatif projeler üretebilecek, kıvrak zekâlı, ulusal ve uluslararası ticareti çok iyi bilen genç ve taze beyinlere ihtiyacı var.

Ülkemizde 180 tane üniversite var. “Üniversiteler ne iş yapar?” diye merak edenler, Türk üniversitelerinin makale, patent ve proje sayılarına ufaktan bir göz atsın ve dünyanın diğer ülkelerindeki yabancı üniversitelerle mukayese etsin.

Devlet üniversiteleri içerisinde YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ, vakıf üniversiteleri içerisinde ise BİRUNİ ÜNİVERSİTESİ bir tarafa bırakılırsa üniversitelerimizin durumu “liseden hallice!”.

Yazılı ve görsel medyaya düşen birkaç istisna hariç üniversitelerimizden hiç de olumlu haberler gelmiyor. YTÜ Rektörü Prof. Bahri Şahin ve Biruni Üniversitesi Rektörü Prof. Adnan Yüksel gibi MİLLİ insanları üniversitelerin başına getirmedikçe, Sayın Cumhurbaşkanı’nın 500 milyar dolarlık ihracat hedefi hayalden öteye gidemez.

İstanbul, Ankara, Bursa, Eskişehir, Adana, Gaziantep, Konya ve Kahramanmaraş gibi şehirlerin Organize Sanayi Bölgelerinde faaliyet gösteren çoğu KOBİ ve işletmelerin, Türk Üniversitelerinde görev yapan sözüm çoğu profesör kırıntısını arka ceplerine kağıt mendil niyetine bile koymayacağına emin olabilirsiniz.

Yıldız Teknik Üniversite’sinin Teknopark sahalarında geliştirilen teknolojik ürünleri görüp hayran olmamak mümkün değil.

Çok uzun bir mazisi olmamakla beraber 5000 öğrenci kapasitesine sahip Biruni Üniversitesi’nin sağlık konusunda, onbinlerce yüzbinlerce öğrenciye sahip olmakla övünen Türkiye’nin birçok üniversitesini geride bırakması ne kadar ilginç değil mi?

Bu söylediklerimi daha iyi anlayabilmek için lütfen kendinize bir gün zaman ayırıp Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Davutpaşa Kampüsü’nü ve Biruni Üniversitesi’nin Florya Hastanesi’ni ziyaret edin.

Buraları ziyaret ettikten sonra, yolunuz düşerse bir de diğer üniversiteleri gidip görün.

Aradaki farkı hemen hissedeceksiniz ve Türkiye’nin yıllar boyu neden Batı’nın gerisinde kaldığını, yıllarca neden kalkınamadığını, yıllarca neden sömürüldüğünü, yıllarca neden herhangi bir teknolojiye öncülük yapamadığını, neden tank, uçak ve helikopter üretemediğimizi, neden fındık, fıstık ve üzüm ihracatıyla yetindiğini daha iyi anlayacaksınız.

YTÜ ve BİRUNİ gibi üniversitelerin çoğalması ve Türk üniversitelerinin başına BAHRİ ŞAHİN ve ADNAN YÜKSEL gibi idealist, başarılı ve MİLLİ insanların geçmesi ümidiyle…

 

Dr. Mehmet Hakan SAĞLAM

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar