Kendini Tanı! ( Sokrates )

“Beyazıd ve Hallaç’ta Kendindelik- I” “Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez,” der Sokrates; gerçekten de öyledir

Kendini Tanı! ( Sokrates )

“Beyazıd ve Hallaç’ta Kendindelik- I” “Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez,” der Sokrates; gerçekten de öyledir

Kendini Tanı! ( Sokrates )

“Beyazıd ve Hallaç’ta Kendindelik- I”
“Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez,” der Sokrates; gerçekten de öyledir. Öleceğini bilen ve Allah’ın nurundan üflediği bir öz olarak yüce bir ruha sahip olarak yaratılan ademoğlu, kalbindeki sınırsız aşkı ve sevgiyi teskin edecek namütenahi bir varlığa tarihin her döneminde iştiyak duymuş, onu aramış ve sınırlı olan hayat serüveninde kendi sırrını keşfetmek için nice çilelere katlanmış ve gayesine ulaşabilmek adına da kendi derinliğinde çok uzun mesafeler kat ederek Tanrı’sını bilmeye yaklaşmak ve onun kendisinden tam olarak ne istediğini öğrenmeye çalışmış, hayatın gayesini tarihin her döneminde araştıragelmiştir.

Bu yazıdaki amacımız; insanlığın kaybettiği değerleri tekrar bireye kazandırabilmek ve kendini arayan herkese nereden başlayacağı konusunda bir işaret fişeği olmak ve kalbin içerisine yerleştirilen iyilik tözünü aydınlığa çıkaracak yolların önündeki her türlü engeli ortadan kaldırmak ve kişinin kendisini bulması adına gerekli olan ruhî ve dünyevî hastalıklarının tedavisinin yapılabilmesi için esaslı bir reçete sunmak ve okuyucuyu kendi Hira’sı içerisindeki kalbine doğru kilometrelerce yolculuk yapmaya çağırmaktır. Tabiî, bunu yaparken tasavvufun kurucuları arasında sayılan Sultanü’l Arifin Beyazıd-ı Bistâmi ve Hallaç-ı Mansur’un kendilerine tuttukları kalp aynasından yansıyan hakikat pınarlarından fışkıran nurları bir makale içerisinde toplayıp okuyuculara sunmaya çalışacağız, ilahî tevfik ve inayetin işimizi kolaylaştıracağını umarak kalemimizi kalbimizin hokkasında damıtıp derinlemesine araştırmaya ve besmele çekerek yazmaya başlıyoruz…

“Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten daha hayırlıdır.”(Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310) hadisi malum çok tekrarlanan meşhur bir hadistir; ama gereğince uygulanabiliyor mu, pek bilinmez. Şems Süresi’nde (1-10) : “Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yapıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” Ayetleri konumuz bağlamında hatırlamak istiyoruz. Burada tefekküre yapılan vurgunun yanında ayat-ı tekviniyyenin yani yaratılış kanunlarının kullarınca bilimsel bir gözle incelenmesini yüce Allah emir buyurmakta ve ayet-i kerimenin sonundan da anlaşılacağı üzere iradeyi cüz’iye’ye doğrudan atıf yapılmaktadır. Burada dikkatimizi çekmesi gereken husus insanın bilinçli bir tercih yaparak aleyhine bile olsa iyiliği her türlü kötülüğe, uygunsuzluğa ve çirkinliğe tercih etmesinin istenmesindeki, hikmeti ilahinin muradının anlaşılmasında yatmaktadır.

İyilik ve kötülük problemi üzerine kafa yoran herkesin tespit ettiği şey “mutlak iyinin” yalnız yaratıcı olduğu ve aklını gerektiği gibi yararlı ve faydalı şeyleri elde etmekte kullanan kimsenin iyiliği seçeceği, kötülüğün kaynağının aklın kötüye kullanılması sonucu iyi olması gereken insanın öz değerlerini kaybederek kendisini yozlaştırmasıyla ancak mümkün olabileceği ve bu tür bireylerden oluşan bir toplumun da çürümeye ve kokuşmaya yüz tutacağı hatırdan hiç çıkarmamak yerinde olacaktır. Konumuz iyilikten açıldığına göre oradan devam edelim. Karanlığı ve aydınlığı kalbinde cem eden bir varlığın(insan) ışığı ne yaparak/yapmayarak yakalayacağı, mutlak iyiye nasıl ulaşacağı ya da kemâli elde etmek için hangi aşamalardan geçeceğini ve başarılı olmak için neler yapması gerektiğini nasıl anlayabiliriz? Bu zor soruların yanıtını makalemizin ilerleyen bölümlerinden bulabileceksiniz; çünkü tek bir şeyi yapmak ya da bir şeyleri yapmamakla bu temel konunun vuzuha kavuşturulması pek mümkün görünmemektedir. Ama gelin isterseniz biz, yolumuza insanı melekleştirecek yönü olan ruhunu nasıl yaşatacağını ve neyle besleyebileceğiyle ilgili özgün bir alıntıyla konuya bir girizgâh yapalım.

Kalp bir sezgi organı, aynı zamanda ilahi tecellilere mahâl olan ve Allah’ın nazargâhı durumunda bulunan bir yerdir. “Tanrı’yı kalp hisseder, akıl değil. İnanç denen budur. Tanrı kalbe duyarlıdır, akla değil.(Düşünceler, Blaise Pascal)” İnsanın hakikati ruhanî kalptedir. İşte Kur’an’da geçen akleden kalp budur ve aynı şekilde denebilir ki; insanın kalbinin hakikati de ruhtur. Davut(as) oğluna “Sendeki aklın yeri neresidir? Diye sorar. Süleyman(as) da “ Kalptir; çünkü kalp ruhun kalıbı, ruhta hayat ve canlılığın kalıbıdır” diyerek babasına cevap verir.

Sühreverdi kalp ve ruh bahsini çok güzel ele almıştır, Avarifü'l Mearif'ten konuyla ilgili bölüme bakılabilir.

İnsanın hakikate aracısız ulaşma çabasında bu konuda kafa yormuş tüm insanlık birikiminden yararlanılmaması zaten düşünülemez. Hakk’a giden insanların nefesleri adedince yol vardır fehvasınca daha önce bu yollardan geçenleri dinlemek ve onların dikkat çektiği noktalar üzerinde inceden inceye tefekkür etmek ve onları sentezleyerek yeni önermeler elde etmeye çalışmak; aklın ve bilmin ışığında sorumluluk sahibi her kulun çözmesi gereken ilk sorundur: “İnsan düşündüğü için insandır. İnsanın akla uygun düşünmesi gerektiği açıktır. Akla uygun düşünen bir kişi, her şeyden önce hangi amaç için yaşaması gerektiğini düşünür; ruhu ve Allah hakkında düşünür. Şimdi dünyevî insanların neyi düşündüğüne bakın, yukarıda sayılanlar hariç her şey hakkında. Dans, müzik, şarkı ve benzeri eğlenceleri düşünürler; binaları, sağlığı, gücü düşünürler, krallara ve zenginlere hased ederler. Ama asla insan olmak ne demek, bunun hakkında düşünmezler.(Blaise Pascal) [Tolstoy, Din Nedir?, Sayfa: 189]” Bunun sebebi ise insanın ölüme, sefalete, cehalete çare bulamaması ve bulamadığı için de bu konular ve Tanrı hakkında hiç düşünmemeyi ve bu tür düşüncelerden kaçmayı tercih eder. Oysaki; dünya ancak Tanrı’yla ve Tanrı sayesinde anlaşılabilir, Descartes’in savunduğu gibi tersi değil. “Büyük insanları dinleyiniz. Hakk’a götüren yolu onlardan öğreniniz. Büyük yolun yolcuları onlardır. Onlara nefsinizin kötü hallerini sorunuz şahsi arzu ve tabii isteklerin kötü durumlarını onlardan öğreniniz(Beyazıd).” Biz bu konuda insanlığa rehber olabileceklerine gönülden inandığımız yüce şahsiyetlerin kendilerini keşfetme serüveninde izledikleri yolları, ortak noktalarını, hayat felsefeleri ve okuyanın ezberlemek için bir kez daha okumaktan kendini alamayacağı harkûlade manevi miraslarını elimizden geldiğince yorumlamaya ve onların ruhları diriltici nefeslerini günümüze taşımaya gayret edeceğiz…

Not: Makalemizin tamamı 2 bölüm halinde yayınlanacaktır.(Ulaşmak için Tıklayınız)

M.Mücahit DEMİR/Ülkepostası

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum