Kendini Tanı! ( Sokrates ) - 2

“Beyazıd ve Hallaç’ta Kendindelik- II” İnsanın hem iyilik hem de kötülük işleme potansiyelini barındırarak yaratıldığını ancak nefis teskiyesi ile kendi benliğini şeytanın hile ve ves

Kendini Tanı! ( Sokrates ) - 2

“Beyazıd ve Hallaç’ta Kendindelik- II” İnsanın hem iyilik hem de kötülük işleme potansiyelini barındırarak yaratıldığını ancak nefis teskiyesi ile kendi benliğini şeytanın hile ve ves

Kendini Tanı! ( Sokrates ) - 2

“Beyazıd ve Hallaç’ta Kendindelik- II”
İnsanın hem iyilik hem de kötülük işleme potansiyelini barındırarak yaratıldığını ancak nefis teskiyesi ile kendi benliğini şeytanın hile ve vesveselerinden cüz’i iradesinin bilinçli tercihiyle ve ilahi bir yardımla kurtarabileceği ve bu konuda ancak nefsini arındıranların kurtuluşa erebileceği (Şems,9-10) bilindiği üzere konuyla ilgili olan bir önceki makalemizde ifade etmiştik. Hallaç: ”Allah’ı bilmenin belirtisi içini dünya ve ahiretten arındırmış olmaktır,”diyerek sadece kalbin arındırılmasını yeterli görmemiş bundan dolayı bir ahiret beklentisinin içerisine girilmesine bile razı olmamış, yanlış bulmuştur. Buraya kadar anlattıklarımızdan kalbin arındırılmasının veya başka bir deyişle “kalbî selim’in” nasıl elde edileceği hususunun ön plana çıktığı görülecektir. "Şu tasavvufi hayat asla taleple ele geçmez; onu ancak talep edenler ele geçirebilir," kalbi selim’e yani kötülüklerden arındırılmış som altın kadar saf ve kıymetli hâle kalbimizi nasıl getiriceğiz ? Bilinçli bir tercih ve fasılası olmayan bir cehd ile: "Dünyayı ahirete tercih edenin cehaleti ilminden, gafleti zikrinden, günahı sevabından çok olur. Ahireti dünyaya tercih edenin susması konuşmasından, fakirliği zenginliğinden, kaygısı sevincinden fazla olur, kalbinde muhabbet galip olur. Sırrı, yakınlık makamında bulunur. Bu yüzden nefsi hizmet bağı ile bağlanmış bulunur, kalbi ayrılık korkusuna esir düşer, ruhu sohbetle ünsiyet eder."  Tasavvuf yoluna giren kimse: İnsanlara en fazla zararı dokunan şeyin gaflet olduğunu ve bundan kurtulabilmek için de hikmetî öğrenmek gibi kutsal bir vazifesi olduğunu idrak ve şuûruna ererek yapması gerekenlerin farkına varacak; “iyi insan olmanın” yollarını devamlı araştıracak ve kâmil bir insan olmaya doğru tekâmül ederek, hedefine emin adımlarla sürekli ilerleyecektir. “Yolumuzun esası nefsi terbiye etmektir,” diyen Beyazıd, nefsiyle yaptığı bu çetin mücahede sürecini bakın nasıl anlatmaktadır: "On iki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyazet, nefsin arzularını yapmamak körüğünde, mücâhede, nefsin istemediği şeyleri yapmak ateşiyle kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibadet ve tâatlarla bu aynayı cilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Neticede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenip amelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnâr bulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden hakikî müslüman oldum.” Abdulkadir Geylanî(ks) de nefsin arındırılmasıyla ilgili bizim anlattıklarımızı ve yapılması gerekli olanları bir cümle içerisinde, vecîz bir suretle özetlemiştir: ”Kalp ile özün arınması; ilim öğrenmekle, öğrenilen ilimle amel etmekle, amellerde ihlaslı olmakla, İzzet ve Celal sahibi Allah’ı aramakta samimi olmakla tahakkuk eder.“

İnsan ilimle ve kendini öz cevherini keşfetmekle meşgul olmazsa eğer -Hallaç'ın da nefse dikkat edilmesini şiddettle tavsiye ettiği gibi- nefis onu kendisiyle meşgul eder ve bu durum Allah’tan kulu epeyce uzaklaştırabilir. Sufiler bu konuda çok hassas davrandıklarından sadece kalplerinin içerisindekilere değil, daha düşünceler kalplerine girmeden onları kapıda karşılamış ve ince bir elekten geçirmeden herşeyin içeri girmesine müsaâde etmemişler ve bu sayede şeytanî hile ve desiselerin gönüllerinde ayrık otları gibi filizlenerek kök salmasını engelleyebilmişlerdir. "Sufi, sağ elinde Allah’ın kitabı, sol elinde Allah Resülü’nün sünneti var. Bir gözüyle cennete, öbürüyle cehenneme bakar(ama ikisinden de gözü olmaz) dünyayı peştamal gibi sarar, ahirette üstünü örter ve bu ikisi arasından Mevlaya hitap edip: Lebbeyke Allahümme Lebbey (Allah’ın emrine uydum, huzuruna geldim, sadece Seni isterim) der." Beyazıd'ın gönlündeki sufî tarifi işte bu özelliklere sahip bir sufidir. Her dönemde yaşayan Sufîlerin ekserisi gönüllerinin bahçevanı olmayı titizlikle başardıklarından olsa gerek; eserleri İslâm dünyasında baştacı edilen İmam-ı Gazali, onları görür görmez kanı ısınmış, tasavvuf yolunda cehd ve riyazetle ilerlemiş önde gelen temsilcilerinin söz ve menkıbelerinin tarihin dimağından silinip gitmesine gönlü razı olmadığından büyük bir gayretle hayatının geri kalanını bu yolun hakikatlerini  insanlara doğru bir şekilde aktarmaya adamış, tek başına nice unutulmaz eserler kaleme alarak, kendisinden sonra gelecek nesillere; nerdeyse ucu-bucağı ve derinliği belli olmayan bir kültür ve medeniyet hazinesi mirasını bırakmıştır.

“Otuz sene mücâhede eyledim, nefsimin istediklerini yapmadım. İlimden ve ilme uymaktan daha zor bir şey bulamadım," der arifler; yani gafletten uyanarak ilmî talep etmekle de iş bitmemekte aslolanın insanın öğrendiklerine uygun şekilde hareket etmesinin şart olduğu vurgulanmıştır. Gerçek marifetin: ”Ulema Eşhedüenlailaheillallah” cennetin anahtarıdır, diyor; doğru ama kilit olmazsa anahtar neyi açar. “Laialahe illallah” cümlesinin kilidi. Şu dört şeydir: Yalan söylemeyen, gıybet yapmayan bir dil, hilesi hud’ası olmayan bir gönül, içine haram ya da helâllığı şüpheli olan bir gıda girmeyen mide, bid’attan ve nefsin arzusundan uzak olarak yapılan işler," bu şekilde anlaşılması gerektiği ve o günkü alimlerin marifet anlayışından bu anlayışın çok farklı olduğunu özellikle belirtmek istemiştir. Peki dünya sıkıntılarıyla her an perdelenen kalbimiz ne tür 1 faaliyetle bu perdeyi yırtıp şu aşk ilmîni; kalbimizin kapısından içeri buyur etmesi nasıl mümkün olacaktır? Allah’ın gazabı dışındaki her türlü korkunun veya Allah’tan başka herhangi bir ümidin kalbe yerleşmesini en kalın perde olarak gören Hallaç‘ın bu çetrefilli soruya getirdiği çözümleme ise doğrudan “akleden kalp’le” ilgilidir: “Basiret sahiplerinin basireti, âriflerin marifeti, Rabbânî âlimlerin nuru, ezeli ve ebedi olarak kurtuluşa eren önderlerin tuttukları yol ve ortada olan her şey sonradan olmadır. Ama bunu nasıl ve ne ile bilecekler? Bunlar kimler içindir? Kendisinde bir kalp bulunan veya müşahede halindeyken kulak kesilen kimse için.” Böyle bir kimse kalbine hakîm olduğu için artık semalardan, kalbî vahiy/ilham almaya uygun hâle gelmiş demektir. "Kul, marifet makamına ulaşınca, Allah ona vahiy gönderir. Kulunun gönlüne Allah’tan gelen ilham dışında hiçbir şey girmesin diye, onun sırrını koruma altına alır." Yine bir seferinde birisine nasihat ederken: "Sana basiretini yağdırması için kalbini Allah’ın konağı haline getir. Getir ki, melekût gökten yere insin ve senin kalbini mesken edinsin," bunları söyler ve Hak’dan gelen ilhama, hiçbir şeyin karşı çıkamayacağını da ekleyecektir sonraki konuşmalarında.

Marifet makamına nasıl ulaşılacağını ise Ebu Yezid şöyle izah eder: “Marifet sahipleri haklarından feragat ederek, kendilerini ona vakfederek buna nâil olmuşlardır.” “Allah, bir insanı kendine dost olarak seçmek isteyince, önce ona zikir kapısını, sonra da yakınlık kapısını açar. Ardından da onu tevhit makamına yükseltir. Sonra onun önündeki perdeleri kaldırır da kul Hakk’ı apaçık görür. Daha sonra Allah, bu kulunu Allah’ı birleme yurduna sokar, ardından da onun için ululuk ve güzellik örtüsünü aralar. Bakışı cemale uğrayınca, kul, artık kendini aşar ve benliğinden soyunarak Allah ile ebediliğe ulaşır. Bu hale gelen kul, Allah’ın koruması altına girer ve benliğinin dava ve iddialarından tamamen arınıp uzaklaşır.(Hallaç)”

“Kul için, hiç olmaktan daha iyi hiçbir şey yoktur; ne zühd ne ilim ne de amel! Kul hiç olunca hep olur. Bir gün nefsime dedim : "Gel seninle Rabbime gidelim. Gelmedi. Ben de tek başına yürüdüm, gittim. Yılan gömleğinden nasıl çıkarsa ben de Beyazıdlığımdan(benliğimden) öyle çıktım. Baktım ve aşıkı maşuku bir olarak gördüm. Zaten tevhid aleminde her şey bir görünür. Ey benim Efendim! Seni nerede arayım? Dedim. Bunun üzerinde perde açıldı ve gördüm ki: Ben benim, ben yine benim, aradığım hususa yöneltiliyorum; yürüyen de başkası değil ben oluyorum.(Beyazıd)”

Marifet ehli bilir ki, şu kâinattaki en büyük, en ehem hakikat tevhittir. Tevhit hakikatini Bediüzzaman Said Nursi’nin 30.Söz olan “Ene ve Zerre “ risalesinde kendini tanıma yolculuğuna çıkan her fert  “vahid-î kıyasi’nin” ne manaya geldiğini anlamaya çalışmalı ve kendi varlığından geçerek Hakk’a doğru miraca yükselmenin daha dünyadayken mümkün olup/olmadığını ve eğer mümkünse bunun nasıl yapabileceğinin yollarını araştırması, soruşturması “akledebilen kalplerin” herşeyden önce kendi kendine sorması gereken ilk krtik sorudur, hayatı değerli ve anlamlı kılacak bir “kendindelik”çabası yani “kendini yakînen tanıma” uğraşıdır. Gerçekten kendini tanıyan birinin bakın dudaklarından neler dökülmüş:

“Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan /Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pürnûr olmadan

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk / Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan

Hakk cemalin Kâbe'sini kıldı âşıklar tavaf / Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i mamûr olmadan

Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli / Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan?

Mest olup meydane geldim ta ezelden ta ebed / İçmişem aşkın şarabın âb-ı engûr olmadan

"Mûtû kable en temûtû"* sırrına mazhar olan / Haşr-ü neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan

Âşıkın çok derdi amma sırrın izhâr eylemez / Söylemesi terk-i edeb çünki destûr olmadan

Bir acaîb derde düşmüş tutuşur Şemsî müdâm / Hakk'a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan (Şemseddin Sivasî)"

Yere ve göğe sığmayan aziz ve yüce Allah, işte böyle hakikatin peşine ihlâsla düşen bir kulunun gönlüne sığar ve artık onun kalbi Padişah’ın (Arş’ın Rabbi’nin) bir misafirhanesi hükmünde olduğundan “Önceleri evi(Kabe’yi) tavaf edip onu aradım. Ona erince gördüm ki, ev etrafımda tavaf etmekte,” diyen kalp ehli, ilahî aşk sarhoşu, Sultanü’l Arifîn, büyük veli Beyazıd-I Bistami (ks) son noktayı koysun:  “Tam 40 sene kalp bekçisi oldum ve onu gözetledim, sonuçta O Rab, Rab’ta kul!.”

M.Mücahit DEMİR/Ülkepostası

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum