Dünya ne de Sarp Yokuş ya/da Yok"ol"uş

İMÂN GÖRÜŞÜ "İman estetik bir duygu değil çok daha yüksek bir şeydir; çünkü öncesinde teslimiyet gerektirir

Dünya ne de Sarp Yokuş ya/da Yok"ol"uş

İMÂN GÖRÜŞÜ "İman estetik bir duygu değil çok daha yüksek bir şeydir; çünkü öncesinde teslimiyet gerektirir

Dünya ne de Sarp Yokuş ya/da Yok"ol"uş

İMÂN GÖRÜŞÜ
"İman estetik bir duygu değil çok daha yüksek bir şeydir; çünkü öncesinde
teslimiyet gerektirir. Teslimiyet ile kazandığım, kendi ebedi bilincimdir ve bu tamamen felsefi bir hamledir; gerekiyorsa bunu yapabileceğimi ve bunu yapmak için talim edebileceğimi çekinmeden söyleyebilirim. Ne zaman bir fânilik beni hükmü altına alsa, hamleyi yapıncaya dek kendime eziyet ederim. Çünkü benim ebedi bilincim Tanrı'ya olan aşkımdır ve bu benim için her şeyin üstündedir.

YAŞAM GÖRÜŞÜ

İçsel oryantasyon noktasından yoksun olan kişi, yaşamın fırtınalarında;
yeterince yüzme deneyimi bulunan bir kimsenin, fırtınada, gerçekten sudan
hafif olduğuna derinden inanması ve bu deneyime sahip olması kaydıyla su
üstünde yüzebilmesinden daha fazla dayanabilir. Kişi ancak bu yolla kendisini
anladığında bağımsız bir varoluşu sürdürecek ve KENDİ BENİNİ TERKEDEBİLECEK konuma gelecektir. Bu içsel öz-anlayıştan hâlâ çok uzak olmama bakmaksızın, önemi için büyük bir saygı göstererek kendi bireyselliğimi çitle çevirmeye ve bilinmeyen bir Tanrı'ya tapınmaya çalıştım. Kendisini anlama noktasına varamayan bir yaşam zorunlu olarak dünyaya inişli çıkışlı bir yüz sunmaktadır; sürdürmeleri gereken şeyler tekil gerçekler ve bunların görünür uyumsuzlukları. Çünkü onlar bunu daha yüksek bir uyuma dönüştürmek ya da bunun gerekliliğini görmek için yeteri kadar benimle ilgililenmediler. Bu nedenle onların benimle ilgili yargıları daima tek yönlüydü ve onların kararına çok fazla
ya da çok az değer verme arasında bocaladım. Onların etkileri ve bu
etkilerinden kaynaklanan yaşam pusulamdaki potansiyel sapmalar, şimdi uzak durduğum şeylerdir. Böylelikle bir kez daha başka bir tarzda başlamam
gerekebilen noktadayım. Şimdi kendime sakin bir şekilde bakacağım ve içsel
olarak faaliyet göstermeye başlayacağım. Çünkü ancak bu yolla çocuğun ilk
bilinçli eylemini kendisine 'ben' olarak atfetmesi gibi, kendimi daha derin bir
anlamda 'ben' olarak adlandıracağım. Nasıl ki, ziyafete güneşin doğuşuyla değil, batışıyla başlanır; aynı şekilde manevi dünyada da güneşin bizim için gerçekten parlaması ve bütün haşmetiyle yükselmesi için, kişinin bir süre çalışması gerekir. Tanrı'nın, güneşin hem kötü hem de iyinin üzerine doğmasına; yağmurun hem doğruların hem de eğrilerin üzerine yağmasına izin verdiği söylense de, manevi alemde böyle değildir. Öyleyse bırakalım OK yaydan çıksın -Rubicon'u geçiyorum! Bu yolun beni bir savaşa götürdüğü kuşkusuz; ama vazgeçmeyeceğim. Geçmiş için ağıt yakmayacağım - neden yakayım ki?
Heyacanla çalışacağım ve bataklıkta önce ne kadar batacağını hesaplamak
isteyen, halbuki bunun için geçen zamanda daha derine battığını fark
edemeyen insan gibi pişmanlıklarla vakit harcamayacağım. Bulduğum yolda
acele edeceğim ve karşılaştığım herkese Lut'un hanımının yaptığını
yapmamalarını, geri bakmamalarını haykıracağım; ama mücadele ettiğimiz yolun SARP YOKUŞ olduğunu da unutmayacağım..." (1 Ağustos 1835 / Soren Kierkegaard )
SUFİZM GÖRÜŞÜ
Sufî için tüm dünya ölüdür; o Tanrı'ya aşık olmuştur. Bu durumda yaşamının
gelişimi de bu aşktan doğmaktadır. Aşıkların birbirine dışsal olarak dahi, ifade & fizyonomi bakımından bile zaman zaman benzerlikler göstermeleri gibi sufî de Tanrı'yı tefekkürde kaybolduğundan, Tanrı'nın görüntüsü sufînin sevgi dolu ruhuna gittikçe daha fazla yansır; böylece sufî yenilenir & insandaki kaybolmuş kutsal görüntüsünü yeniler. Sufî ne kadar çok tefekkür ederse, bu görüntü onda
o kadar çok yansır; o kadar çok bu imaja benzemeye başlar. Bu durumda içsel
eylemlerin kişisel erdemlerin elde edilmesinden değil, dini ya da tefekküre
dayalı erdemlerin geliştirilmesinden oluşur. Bu bile onun yaşamının aşırı
derecede etik bir ifadesidir ve bu yüzden sufînin gerçek yaşamı ibadettir. Bu ibadetin aynı zamanda etik yaşamın bir parçası olduğunu inkar etmeyeceğim; ama insan ne kadar yaşarsa, ibadeti o kadar niyet karakteri kazanır. Bu yüzden şükür ibadetinde bile bir niyet unsuru bulunmaktadır. Sufînin ibadetinde ise durum tersidir. Onun için ibadet daha çok erotiktir; yakıcı bir aşk ile alev alev yanmaktadır. İbadet onun aşkının ifadesi, aşkıyla yandığı Tanrı'ya hitap edebileceği tek lisandır. Dünya yaşamında aşıkların birbirlerine aşklarını anlatabilecekleri, ruhlarının bir fısıltı içinde kaynaşacağı anların arzusuyla yanmaları gibi, sufî de ibadetinde Rabbinin huzuruna sızabileceği anın arzusuyla yanar. Aşıkların gerçekten hakkında konuşacakları bir şey olmadığında, bu fısıltı içinde en büyük mutluluğu yaşamaları gibi, sufi de ibadetinde çok daha huzurludur, aşkıyla daha mutludur, bulunduğu bu dünyadan daha az razıdır, iç çekmesiyle hemen hemen kendi gözlerinden bile kaybolup gider…
ETİK & ESTETİK GÖRÜŞÜ 
Estetiksel olarak yaşayan kişi, her yerde yalnızca imkânları görür; çünkü ona göre bu imkânlar geleceğin içeriğini oluşturmaktadır. Buna karşın etik olarak yaşayan kimse her yerde görevini, hedefini, amacını görür. Ancak bireyin kendi imkânını görev olarak görmesi, tam olarak onun kendi üzerindeki EGEMENLİĞİNİ gösterir. Ülkesiz bir KRAL’ın her zaman yapacağı gibi bu engelsiz egemenlikten hoşlanmasa da, hiçbir zaman teslim olmaz. Bu durum etik bireye, yalnızca etiksel olarak yaşayan bireyin tamamen yoksun olduğu güvenlik hissini verir. Estetiksel olarak yaşayan kişi her şeyi dışarıdan bekler bu yüzden hastalıklı bir kaygıya sahiptir. Böyle bir kaygı daima bireyin her şeyi mekândan beklerken kendisinden hiçbir şey beklemediğinin göstergesidir. Etik olarak yaşayan kişi mekânını doğru olarak seçmeye çalışacaktır; ancak eğer yanlış seçtiğini görür ya da kendi kontrolünde olmayan engeller çıkarsa, kendi üzerindeki egemenliğini hiçbir zaman teslim etmeyeceği için, cesaretini asla kaybetmez. Hemen görevini görür ve anında AKTİF hale gelir.

Etik olarak yaşayan kişi aynı zamanda seçiminden de mutlu olmak ister. Ancak seçimi arzularıyla tam bir uyum içinde değilse, cesaretini kaybetmez, hemen görevini görür ve gerçek sanatın ARZULAMAK değil İRADE ETMEK olduğunu bilir. İnsan yaşamının ne olduğuna dair bazı algılamalara sahip olan bir çok kimse, büyük olaylarla çağdaş olmayı, yaşamdaki önemli olaylara dahil olmayı arzular.

Etik olarak yaşayan kimse herhangi bir durumda önemli olanın kişinin ne gördüğü ve buna hangi enerji ile baktığı olduğunu bilir ve bu yolla yaşamın en küçük olaylarında bile en önemli olaylara tanık olan, hatta katılan kişiden daha fazla deneyim kazanarak KENDİSİNİ YETİŞTİREBİLİR. Her yerde bir DANS PİSTİ olduğunu, hatta en aşağılık insanın bile kendi dans pistine sahip olduğunu, kendisinin istemesi halinde KENDİ DANSI’nın tarihte yer alanların ki kadar YÜCE, GÖSTERİŞLİ, GÜZEL ve ETKİLEYİCİ olabileceğini BİLİR. İşte bu mücadele yeteneği, bu esneklik ETİĞİN doğru ölümsüz yaşamıdır. Estetik olarak yaşayan kimse için kadim “olmak ya da olmamak” deyişi geçerlidir ve ne kadar çok estetik olarak yaşamasına izin verilirse, yaşamının talepleri o kadar artar ve eğer bunların en küçüğü bile yerine gelmezse, kişi ölür. Etik olarak yaşayan kimsenin ise, tüm şartlar aleyhine olsa, kapkara fırtına bulutları tepesine çöreklendiği için komşusu onu görmese dahi, daima bir çıkış yolu vardır; yok olmaz, daima tutunacak bir DAYANAK NOKTASI vardır ve BU NOKTA KENDİSİDİR…

M.Mücahit DEMİR/Ülkepostası

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum