Devrim yarım kalmamalı?

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ne anlama geldiği toplumumuz tarafından gerçek mahiyetiyle anlaşılabilmiş midir?...

Devrim yarım kalmamalı?

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ne anlama geldiği toplumumuz tarafından gerçek mahiyetiyle anlaşılabilmiş midir?...

Devrim yarım kalmamalı?
Editor: admin
06 Nisan 2018 - 23:46

Özel Haber / Sabri Öğe / Ülke Postası

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ne anlama geldiği toplumumuz tarafından gerçek mahiyetiyle anlaşılabilmiş midir?

Referandumda evet oyu kullanan vatandaşlarımızın ne kadarı anladı bilemiyorum ama, ülkesini sevdiği halde hayır oyu kullanan vatandaşlarımızın hiç birisi bunu anlamadı; anlamadığı için de sisteme karşı olumsuz oy kullandı.

Sistem, başlı başına bir devrimdir. Adı cumhuriyet olsa da, cumhurun zerre kadar esamisinin okunmadığı oligarşik diktatörlüğün devrilerek yerine cumhurun iradesini, özellikle 1960’dan sonrası dönemdeki sahte demokrasi oyununun yerine gerçek demokrasiyi yerleştirme harekâtı olması ve bütün Türk tarihi çerçevesinde milletin devlete hâkimiyetinin en yukarıya taşındığı gerçek bir milli silkiniş olması bakımlarından gerçek bir devrimdir.

Cumhuriyeti kuranlar ve 1950 yılına kadar devleti yönetenler, rejimin adı her ne kadar cumhuriyet olsa da, pratikte öyle olmadığını inkâr etmemişler, hatta diktatörlük olduğunu yeri geldiğinde ikrar etmişlerdir. İyi kötü 1950’de başlayan demokrasimizin kalbine 1960 darbesi kapkara bir bıçak gibi saplandıktan sonra, günümüze kadar demokrasi adı altında iğrenç bir tiyatro oyunu oynana gelmiştir.

Evet; o tarihten itibaren oynanan oyun, milletin gözünün içine baka baka tehditle icra edilen/ettirilen bir sahtekârlıktan başka bir şey değildir.

Mübalağa ettiğimi (abarttığımı) düşünmüyorum. Temsili demokrasilerde halk iktidar erkini kendi seçtiği organlar; cumhurbaşkanı, başbakan, milletvekilleri ve sair seçilmişler eliyle kullanır. Şimdi, önce cumhurbaşkanından başlayarak, 1960 sonrası döneme şöyle bir bakalım:

Cemal Gürsel! Önce darbeyle, bilahare sözde demokratik yoldan yani TBMM’nin seçmesiyle cumhurbaşkanı olan bu adam acaba gerçek manada bu milletten ne oranda destek alabilirdi?

Milletin, onun seçildiğinden haberi dahi olmamıştır. Meclisteki partilerin başkanlarını Çankaya’da toplayıp, Millet Partisi’nin başkanı Rahmetli Osman Bölükbaşı’nın bir-iki cılız itirazı olduysa da, onun da ağzını kapatıp tehditle milletvekillerine oy verdirdiler. Böylece seçimle, yani millet iradesiyle bir cumhurbaşkanı seçilmiş oluyordu(!).

Ondan sonra gelen, gene emekli bir Genel Kurmay Başkanı olan Cevdet Sunay halkın karşısına çıksa idi, yüzde bir oy alabilir miydi?

Ama evet; o da benzer metotlarla yani “demokratik yoldan” gelip oturdu. Kontenjan senatörü Ragıp Üner istifa ettirilip onun yerine önce senatör, daha sonra da Cumhurbaşkanı oldu. Ragıp Üner nasıl senatör olmuştu, onu halk mı seçmişti?

Hayır! Kimdir, neyin nesidir vatandaşın binde birinin dahi bilmediği, tanımadığı bir doktordu ama, Milletin meclisine Milletin temsilcisi olarak girmişti. Cumhurbaşkanı kontenjanından senatör olmuştu, yani onu cumhurbaşkanı Gürsel senatör yapmıştı. Öyleydi o zamanlar, halkın haberi olmasa da “demokratik kurallarla” olabiliyor, kitabına uyduruluyordu böyle şeyler. Ragıp Üner’in boşalttığı sandalyeye bu defa emekli paşa Sunay'ı kim, nasıl senatör “seçti” hatırlamıyorum, zira Cumhurbaşkanı Gürsel komada yatıyordu. Demokrasilerde, özellikle de bizim “demokrasimiz”de çare tükenmezdi, bir çaresi bulunmuştu elbette.

Sunay’dan sonra “demokrasimiz” bu makama gene bir emekli paşamızı, Fahri Korutürk’ü getirdi. Bu zavallı titrek ihtiyar İstanbul’daki sakin köşesinde asude emekli hayatını yaşamakta iken, kendisinin de gıyabında kapalı kapılar arkasında karar verilip palas pandıras uçakla getirtilip cumhurbaşkanı yapıldı.

Kenan Evren’i çoğumuz biliyoruz. Önce silah zoruyla “Devlet Başkanı” oldu, bilahare hiçbir kula nasip olmayan %93 gibi yüksek bir “halk desteğiyle” Cumhurbaşkanı seçildi. Millete önce seksen öncesinin cehennemini gösterip arkasından darbe anayasasını dayattılar. Ölümü gören millet sıtmaya razı edildi. Anayasa metnine küçücük bir cümle ile Paşa’mızın cumhurbaşkanlığı da iliştirilivermişti. Hazret zaten Çankaya’ya kurulmuş oturuyordu. Halkın bu kadar sevdiği(!) bu zatın cenazesinde nedense(!), emirle oraya getirilmiş 30-40 subay haricinde halktan hiç kimse yoktu.

Nihayet Ahmet Necdet Sezer! Bu sfenks suratlı adamın halkla, milletle en küçük bir irtibatı olmuş muydu?


Şimdi gelelim Başbakanlara..Suat Hayri Ürgüplü’yü bu günün nesilleri elbette bilmez ama, acaba eskiler onu hatırlayabiliyor mu? Hiç sanmıyorum. Torbadan öyle tesadüfen çıkıvermiş birisi değil, yüksek derecede bir masondu. 1965 öncesinde Başbakan oldu.

1970’li yılların başlarında CHP’nin milletvekillerinden Nihat Erim ve Ferit Melen’den sonra Sadi Irmak adında, her sözü numunelik pek eğlenceli sıkı “Atatürkçü” bir ihtiyar aynı metotlarla başbakan yapıldı.

Naim Talu!...Onu hatırlayanın olduğunu hiç sanmıyorum. Banka müdürü idi. Halkın önüne hiçbir zaman çıkmadı ama, hangi locanın adamı idiyse, TBMM’ne senatör olarak seçildi, bakanlık ve başbakanlık yaptı.

İşte!...Gelmiş geçmiş bazı cumhurbaşkanlarımızın ve başbakanlarımızın millet iradesiyle irtibatının hikayesi kısaca böyle. 

Esasen 1965 seçimlerinde Süleyman Demirel’in ve 2014 seçimlerinde Tayyip Erdoğan’ın %52 oranında halktan almış oldukları oyların haricinde ülkemizde hiçbir devlet adamı halkın çoğunluğunun desteğini alarak ülke yönetimine gelebilmiş değildir.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yürürlüğe girmesiyle bundan böyle milletimizin doğrudan çoğunluk iradesine dayanmaksızın hiç kimse cumhurbaşkanlığı ve hükümet başkanlığı koltuğuna oturamayacaktır.


Ancak yürütmenin bu şekilde millet iradesine tabi olmasıyla iş bitmiş olmuyor. Yasama organını oluşturan milletvekillerinin de tamamen milletin iradesiyle seçilmesi gerekmektedir. Bu olmadığı takdirde yapılan iş yarım kalmış olacaktır. Mevcut durumda milletvekillerinin halkın oylarıyla seçilmekte oluşu sadece bir kandırmacadan ibarettir. Milletvekilleri siyasi partilerin liderleri tarafından atanmakta, bilahare seçmen bu atamaları onaylamaya zorlanmaktadır. Seçmen, milletvekillerine değil, partilerine ya da liderine oy vermekte, çoğu zaman oy verdiği milletvekili adaylarını dahi tanımamaktadır. Böyle olunca da, adaylar ve milletvekilleri kendilerini seçmene değil, parti liderine beğendirme gayreti içinde oluyorlar, bu da milletvekillerinin, dolayısıyla da parlamentonun kalitesinin düşmesine, istenen ağırlığı ve saygınlığı kazanamamasına yol açıyor. Bu günkü haliyle TBMM’nin gerçek manada milleti temsil ettiğini söylemek mümkün değildir.

Yapılması gereken, her bir milletvekilliği için bir bölgenin olacağı dar bölge seçim sistemine geçmektir. Bu takdirde siyasi partiler adaylarını belirlerken seçmenin eğilimini göz önüne almak mecburiyetini duyacaklar, dolayısıyla Meclise karamboldan gelişigüzel insanlar değil, halkın beğendiği, bölgesinin meselelerini bilen, liderlere mahkûm olmayan hür fikirli, şahsiyetli adaylar girecektir. Böyle doğrudan halkın beğenisini kazanarak gelmiş milletvekillerinin, dolayısıyla da Meclisin bir ağırlığı olacaktır.

İlave olarak, tıpkı cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi milletvekilinin de çoğunluğu temsil etmesi, bunun için de seçimin iki dereceli olması gerekir. Bunu gerekli kılan çok önemli başka bir husus daha vardır. Milletimizin en az üçte ikisini oluşturan kahir ekseriyeti, köklerine, öz kültürüne, manevi değerlerine bağlı, siyaset lisanında merkez sağ olarak ifade edilen kesimdir. Hal böyle olunca, devletin yönetimi ve kurumları bu ana gövdenin boyasını taşıması gerekir. Fakat sağ oylar birden fazla partinin arasında bölündüğü için sol partilerin adayları zaman zaman aradan sıyrılabilmekte, halkımız hiç hak etmediği bir azınlığın sultası altına girebilmektedir. İki dereceli dar bölge sistemi bu yapay durumu ortadan kaldıracaktır. Aynı gereklilik belediye yönetimleri için de geçerlidir.


Ve Yargı.. Yargının bağımsız ve tarafsız olması evrensel bir hukuk kuralıdır. Ancak yargı Milletin üstünde değildir, tam aksine Türk Milleti adına karar vermektedir. Dolayısıyla Milletimizin ve milli değerlerimizin varlığı ve bekası söz konusu olduğunda bağımlı ve taraftır. Bu itibarla yüksek yargı kurumlarının üyeleri ağırlıklı olarak milletin temsilcileri tarafından seçilmelidir.

Velhasıl; yapılacak olan şey tam tekmil olmalı, yarım yamalak bırakılmamalıdır; vesselam!..

Özel Haber / Sabri Öğe / Ülke Postası

YORUMLAR

  • 0 Yorum