Angela Merkel'in 16 yıllık başbakanlığı son bulacak?

Almanya Pazar günü sandık başına giderek ülkeyi Angela Merkel'den sonra kimin yöneteceğini belirleyecek. Parlamentoda hükümeti kurmaya talip olabileceğini düşünen üç parti var. Ama seçim nasıl yapılacak? Süreç nasıl işleyecek?

Angela Merkel'in 16 yıllık başbakanlığı son bulacak?
24 Eylül 2021 - 19:23

Almanya'da Pazar günü yapılacak genel seçimle Angela Merkel'in 16 yıllık başbakanlığı son bulacak.**

Ülkede son haftalarda yapılan kamuoyu yoklamaları, merkez soldaki Sosyal Demokrat Parti'yi 15 yıldır ilk kez önde göstermeye başladı. Fakat kesin olan şu ki kazanan kim olursa olsun koalisyon kurmak zorunda.

Şu anda yeterli sayıda milletvekili çıkararak koalisyon hükümeti kurabileceklerini ve ülkenin bundan sonraki başbakanını belirleyebileceklerini düşünen üç parti ya da ittifak var.

7 soruda Almanya seçimleri hakkında bilinmesi gerekenleri derledik.

Almanyada Ne için oy kullanılıyor?

Almanya'da seçmenler Pazar günü Almanya Parlamentosu'nun alt kanadı Federal Meclis'in (Bundestag) üyelerini seçecek.

Ülkede postayla oy kullanma işlemi ise daha önce başlamıştı.

Seçimde 18 yaşın üzerindeki 60,4 milyon Almanya vatandaşı oy kullanacak.

Bundestag en az 598, genellikle de daha fazla üyeden oluşuyor.

En çok oyu alan parti Pazar günü belli olsa da kurulacak hükümetin hangi partilerden oluşacağı daha sonra belli olacak çünkü kazanan partinin bir ya da iki diğer parti ile Bundestag'da mutlak çoğunluğu sağlayacak bir koalisyon oluşturabilmesi gerekiyor. Dolayısıyla da ülkenin yeni başbakanının kim olacağı hemen belli olmayacak.

Almanyada Başbakan nasıl seçiliyor?

Tipik uygulama, en çok oyu alan koalisyonun en büyükm ortağının başbakanı belirlemesi. Fakat partilerin bir uzaşma zemini bulması ve bakanlıkların dağılımında anlaşması zaman alıyor.

Koalisyon partileri arasında bir anlaşma sağlandığında, yeni seçilen Bundestag'da yeni başbakan adayı için güven oylaması yapılıyor.

Almanyada Hangi siyasi partiler yarışacak?

Son kamuoyu yoklamaları parlamentoda yeterli sandalye elde ederek bir koalisyona öncülük etme ihtimali olan üç parti ya da ittikaf olduğuna işaret ediyor.

Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU)

Merkel'in muhafazakar partisi Hristiyan Demokrat Birlik (CDU), onlarca yıldır Bavyera eyaletindeki kardeş partisi Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) ile kurduğu ittifakla Almanya politikasına hakim oldu.

CDU lideri Armin Laschet'in Merkel'in doğal halefi olduğu düşünülebilir ama Laschet'in özellikle de Temmuz ayında sel felaketi yaşanan bir bölgede gülerken çekilmiş fotoğraflarının yayımlanmasından sonra partinin oylarını artıramadığı anlaşılıyor.

 

Sosyal Demokrat Parti (SPD)

Merkez-sol SPD muhafazakarlarla koalisyon hükümetinde ve kamuoyu yoklamalarında onlarla başabaş görünüyor. Bu hafta yapılan bir anket sosyal demokratları 15 yıldır ilk kez CDU'nun önünde gösterdi.

Şu anda Almanya Maliye Bakanı olan SPD'nin başbakan adayı Olaf Scholz, artık güçlü bir ihtimal olan böylesi bir zafer durumunda başbakan olabilir.

 

Yeşiller Partisi

Siyasi yelpazenin solundaki Yeşiller Partisi iklim değişikliği ve sosyal adalet odaklı manifestosuyla bu yılın başlarında kamuoyu yoklamalarında önde gidiyordu.

Partinin eş başkanı ve başbakan adayı Annalena Baerbock şimdiye kadar herhangi bir hükümette görev almadı ama sandıktan yeterli oy çıkması halinde partisini bir koalisyona götürebilir.

 

Koalisyonlar katılan partilerin renkleriyle anılıyor. Onun için seçimden merkez-sol önde çıkarsa sık sık kızıl-kızıl-yeşil koalisyonu, ya da merkez/sağ CDU (siyah) önde çıkarsa Kenya ve Jamaika (bayrak renklerine göre yeşil-kırmızı-siyah veya yeşil-siyah-sarı) koalisyonu terimlerinin kullanıldığını duyabiliriz.

Diğer Partiler koalisyon hükümetlerine katılabilecek diğer partiler arasında liberal çizgideki Hür Demokratlar (sarı) ve sosyalist Die Linke (Sol Parti) de var. Aşırı sağ Almanya için Alternatif (AfD) Almanya'nın doğusunda güçlü desteğe sahip olsa da ana akım partiler politik çizgisinden dolayı bu partiye mesafeli duruyor.

Almayada Oylama nasıl yapılıyor, kimin kazandığı nasıl belirleniyor?

Almanlar sandığa gittiklerinde iki ayrı pusulayla oy kullanıyorlar.

Birinci pusula, seçmenin yaşadığı seçim bölgesinin milletvekilini belirlemek için kullanılıyor. Almanya'da 299 seçim bölgesi var. Bu da her bir milletvekilinin kabaca 250 bin seçmen tarafından belirlenmesi anlamına geliyor. Bir seçim bölgesinde en çok oyu alan aday o bölgenin vekili oluyor. Kazananın tek başına herkesi temsil ettiği sistem İngiltere'de de kullanılan dar bölge sistemi.

İkinci oy pusulası için ise farklı bir sistem, nispi temsil sistemi kullanılıyor. Parlamentonun kalan yarısını oluşturan 299 sandalye, her bir partinin bu ikinci oylardan aldığı orana göre ve her partinin eyalet aday listelerindeki isim sıralamasına göre belirleniyor.

Almanyada İkinci oy neden belirleyici önemde?

Öncelikle bir partinin Bundestag'a girebilmesi için ikinci oyların en az yüzde 5'ini alması gerekiyor. Bu seçim barajı düşük ve genellikle radikal çizgilerdeki partilerin güçlenmesini önlemek için tasarlanmış bir engel.

Sonra, Almanya'nın karma seçim sistemine göre parlamentonun bileşimi, bu ikinci oyların ortaya çıkardığı siyasi tabloyu yansıtmak zorunda.

Dolayısıyla ikinci oylar aynı zamanda her bir partinin Bundestag'da hangi oranda sandalye sahibi olabileceğini ve hükümet kurma ya da hükümette yer alma şansını da belirliyor.

Almanyada Bundestag'daki sandalyelerin sayısı neden değişken?

İşte işin en karmaşık kısmı bu. Eğer partilerin iki ayrı oylamada aldıkları sonuçlar dengeli değilse, ikinci oylamadaki oranları yansıtabilmek için sandalye sayısı artırılıyor. Örneğin şu an görev süresini tamamlamakta olan parlamentoda 598 değil 709 sandalye var.

Bir varsayım üzerinden örnekleyelim:

Diyelim ki CDU seçim bölgeleri için yapılan oylamada 299 sandalyenin 110'unu, partilere verilen ikinci oylarla ise 100 sandalye kazandı.

Bu senaryo gerçekleşirse, ikinci oyun oranı temsilde esas olduğu için, CDU'nun Bundestag'daki sandalye sayısı olması gerekenin 10 üzerinde olacak. Seçmenin belli bölgelerde partiden çok adaylar arası tercih yapabilmesi nedeniyle bu tür dengesizlikler olabiliyor.

O zaman CDU, "fazladan vekillikler" diye adlandırılan bu ekstra 10 sandalyeyi alıyor. Fakat bu durumda seçim sistemi gereği CDU 10 vekillik bir haksız avantaj elde etmiş sayılıyor. Bu dengesizliği gidermek amacıyla bütün diğer partilere, yüzdeleri ikinci oylamadaki düzeyde tutturabilmek üzere ek sandalyeler veriliyor.

Bu örnekte seçim sonuçlarını düzeltmek için -farklı partilere ikinci seçim o oranlarına göre dağıtılacak- 10 sandalyenin dağıtılması gerekiyor.

Merkel, Türkiye’nin AB'yle ilişkilerinin seyrinde nasıl kritik rol oynadı? Angela Merkel, Almanya'yı nasıl değiştirdi? Almanya'da anketlere göre TV tartışmasının galibi Sosyal Demokrat Parti'nin başbakan adayı Olaf Scholz Merkel'in siyasi mirası ne olacak?: 'Avrupa'nın Kraliçesi'nin tacındaki pırıltılar ve lekeler Armin Laschet: Almanya’da Hristiyan Birlik partilerinin Türkiye'yle yakın diyalogdan yana başbakan adayı Sonucu ne zaman öğreneceğiz?

Kazananların ve kaybedenlerin kimler olduğu genellikle sandıkların kapanmasından birkaç saat sonra belli oluyor

Fakat hükümetin kimler arasında ve nasıl oluşacağını öğrenmemiz haftalar alabilir.

Örneğin 2017'de CDU (siyah), Yeşiller (yeşil) ve Hür Demokratlar (sarı) arasında bir Jamaika koalisyonu oluşturma girişimi başarıya ulaşamayınca süreç uzamıştı.

Daha sonra CDU ve SPD koalisyon hükümeti kurmuştu.
 

Merkel 16 yılda Türkiye’nin AB'yle ilişkilerinin seyrinde nasıl kritik rol oynadı?

Almanya Federal Cumhuriyeti'ni 16 sene aralıksız yöneterek hem ülke hem de dünya siyasetine güçlü bir iz bırakan Angela Merkel, bu dönemde Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerinin seyri açısından kritik bir rol oynadı.

Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğine kategorik olarak karşı çıkan ancak hem mülteci hem de güvenlik politikalarında Türkiyesiz bir denklem olmayacağını gören Merkel, iktidarının son yıllarında yaşanan derin Türkiye-AB geriliminin soğutulmasına katkıda bulundu ve ilişkilere yeni bir çerçeve oluşturulmasını sağladı.

Hristiyan Demokrat siyasetçi Angela Merkel, iktidara 18 Eylül 2005'de yapılan genel seçimlerde geldi. Türkiye AB ile tam üyelik müzakerelerine Alman seçimlerinden sadece 15 gün sonra, 3 Ekim 2005 tarihinde başlamıştı ve daha o zamandan Türkiye'nin müzakere sürecinin, 2021'e kadar sürecek iktidarında Merkel'i en çok meşgul edecek konulardan biri olacaktı.

Merkel, 1998-2005 arası Almanya'yı yöneten sosyal demokrat ve yeşiller koalisyonundan farklı olarak Türkiye'nin AB'ye katılım sürecini desteklemeyeceğini ancak bu ülke ile "imtiyazlı ortaklık" diye tanımladığı bir ilişki kurmayı tercih edeceğini ifade ediyordu.

Merkel, daha Şubat 2004'te ana muhalefet lideri sıfatıyla Ankara'ya yaptığı ziyaret sırasında "Türkiye'nin AB üyeliğini desteklemiyoruz. İmtiyazlı ortaklık öneriyoruz" açıklamasını yapmış, o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan'dan "Almanya'da şu anda iktidar partisinin ortaya koşmuş olduğu tavır yanında, muhalefet partisi durumunda olan Hıristiyan Demokrat Parti'nin böyle bir siyasi birlikteliği ortaya koyamayışını hakikaten anlamış değilim" yanıtını almıştı.

Alman Şansölyesi, bu yaklaşımını iktidarı boyunca değiştirmedi ve AB'nin Türkiye'yi tam üye olarak almasının olanaklı olmadığını ve sürecin açık uçlu olduğunu zaman zaman dile getirdi.

Almanya Türkiye ile ilişkilerde 3 ana dönem

Merkel'in uzun iktidarı Türkiye ile ilişkiler açısından 3 ana dönemde değerlendirilebilir:

Görece sakin geçen ancak 2013 Gezi protestosu sürecinde çalkantılar yaşanan 2005-2016 dönemi Alman Parlamentosu'nun "Ermeni Soykırımı'nı" kabul etmesi ile başlayan ve giderek artan gerilimin yaşandığı 2016-2019 dönemi Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerinde yumuşama işaretleri görülen 2019 sonrası dönem.

Kasım 2005'de Başbakanlık koltuğuna oturan Merkel'in ilk iktidar yıllarında Türkiye ile ilişkilerde önemli sorunlar yaşanmadı. Almanya'da yaşayan üç milyondan fazla Türk vatandaşının yarattığı siyasi ve sosyal bağlar ile iki ülkenin yoğun ekonomik ve ticari ilişkilerine gölge düşürmek istemeyen Merkel bu süreçte dikkatli bir politika izlemeyi tercih etti.

Bu dönemde ilişkilerin merkezinde Türkiye-AB tam üyelik müzakerelerinin yer alması, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB üyesi olması ve Fransa'da iktidara gelen Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin Türkiye'nin katılım sürecini engelleyici politikaları, Almanya Başbakanı Merkel'in öne çıkmasına gerek olmadan süreci yürütmesini sağladı.

2007'nin ilk 6 ayında AB dönem başkanlığını üstlenen Almanya, bu süreçte 3 müzakere başlığını birden açarak Türkiye'nin katılım sürecine doğrudan engel olmayacağı mesajını verdi. Ancak aynı Almanya, 2007 sonunda, Gümrük Birliği Anlaşması'nı Kıbrıs Cumhuriyeti'ni de içine alacak şekilde genişleten Ankara Protokolü'nü uygulamayan Türkiye'nin müzakere sürecine sekte vuran AB kararlarına destek verdi ve katılım sürecine ciddi bir engelleme getirmiş oldu.

Almanya ile İlk bunalım 2008'de yaşandı

Merkel'in uzun iktidarı boyunca ona görevde eşlik etmeyi başarmış iki lider, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin oldu. Erdoğan ve Merkel, bu süre içerisinde onlarca kez yüz yüze ve telefonda görüşmüşler, en sıkıntılı süreçleri diyalog halinde kalarak çözmeye çalışmışlardı.

Merkel'in iktidarın 3. senesinde, yani 2008 yılında Almanya'ya bir ziyaret gerçekleştiren Cumhurbaşkanı (o dönem Başbakan olan) Erdoğan'ın Köln'de 20 bine yakın Türk vatandaşının katımıyla bir toplantı gerçekleştirmesi ve burada örtülü bir şekilde Alman yönetimini "asimilasyonla" suçlaması ilk önemli gerginlik kaynağı olarak kayda geçmişti. Köln'de yapılan bu toplantı ve Türk hükümetinin Almanya'daki Türkler üzerinden iç siyasetini bu ülkeye taşıması, gelecek yıllarda yaşanacak çok daha büyük çaplı siyasi bunalımların bir öncüsü olarak değerlendirilmiş ve Alman siyasetinde tartışılan bir konu olmuştu.

Merkel 2009'da Erdoğan da 2011'de yeniden seçilerek iktidarlarını pekiştirdiler ve birlikte çalışmaya devam ettiler. O dönemde Türkiye'nin ekonomik olarak iyi bir seyir izlemesi, Arap Baharı ve Suriye bunalımlarında Batı ile birlikte tavır takınması Avrupa ile ilişkilerine de olumlu bir unsur olarak yansıyordu. Ayrıca Türk hükümetinin Kürt sorunun siyasi yollarla çözümü için başlattığı süreç de Batı tarafından destekleniyor ve çok olumlu karşılanıyordu.

 

Bu olumlu noktalara karşın 2010 anayasa değişikliği ile yargı bağımsızlığına gölge düşüren adımlar atması, hükümetin reform sürecini giderek daha ağırdan alması ve bireysel haklar ve temel özgürlükleri ihlal edici uygulamaları gündeme getirmesi kaygı unsuru olarak not ediliyordu. 2010-2013 arası hiç müzakere başlığı açılmamış olması bunun bir sonucu olarak görülüyordu.

2013 Gezi Protestosu ve Almanya eleştirisi

Türk-Alman ilişkilerinin yakın geçmişinde yaşanan büyük gerilimin fitilini 2013 Gezi Protestosu sırasında yaşananlar yakmıştı.

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) yönettiği İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Taksim Gezi Parkı'na ilişkin yapılaşma planlarına başta gençler olmak üzere toplumun bir kesimin verdiği tepki, hükümetin bu tepkileri orantısız güç kullanarak bastırma yoluna gitmesi, protestoların çok kısa sürede ülkenin büyük kentlerine sıçramasına sebep olmuş ve protestolar bir aydan fazla bir süre devam etmişti.

Erdoğan ve hükümeti, bu protestoların Türk ekonomisinin çok ciddi bir yükselişe geçtiği sırada yaşandığını ve Türkiye'nin sıçramasını engellemek isteyen Batılı dış güçler tarafından çıkarıldığını iddia etmişti.

AKP'ye yakın gazetelerde, gezi eylemlerinin arkasında Türk Hava Yolları ile rekabette geri düştüğü iddia edilen Lufthansa ve Almanya ve İngiltere merkezli faiz lobisi olduğu iddia ediliyordu. Erdoğan da siyasi konuşmalarında bu unsurlara yer veriyor ama çoğu zaman ülke ismi vermemeye dikkat ediyordu.

Almanya ile Türkiye'yi bu süreçte karşı karşıya getiren açıklamalar dönemin AB Bakanı Egemen Bağış'tan geliyordu. Gezi eylemleriyle ilgili ilk açıklamalarında itidal tavsiye eden ve Türk hükümetini protestocularla diyalog kurmaya çağıran Merkel, güvenlik güçlerinin güç kullanımı sonucunda ölümlerin yaşanmasıyla birlikte tonunu arttırmış ve görüntülerden "şoke olduğunu, dehşete düştüğünü" kaydetmişti.

Egemen Bağış ise "Almanya'nın saygıdeğer Şansölyesi önce kendi ülkesinde ırkçılığa son vermek için ortaya çok ciddi çabalar ortaya koymalıdır. Kendi ülkesinde devam eden 'ırkçılık' konulu davalarda yargının şeffaflığı konusunda hassasiyet göstermelidir. İğneyi kendilerine batırdıktan sonra çuvaldızı getirsinler, biz onu göğüslemeye hazırız ama kendilerine gelince hiçbir şekilde göstermeleri gereken hassasiyeti göstermeyenlerin böyle günlerde bize ders vermeye kalkmaları süreci istismar etmeye kalkmaları gerçekten düşündürücüdür" diyerek Merkel'e yanıt vermişti.

Bu açıklama üzerine Alman Dışişleri Bakanlığı, Türkiye'nin Berlin Büyükelçisi'ni bakanlığa davet etmiş, karşılık olarak Türkiye de Alman Büyükelçi'yi bakanlığa çağırıp tepki göstermişti. Bu gerilim, AB'nin Haziran ayında açmayı planladığı 22 no'lu Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu başlığının Kasım ayına kadar ertelenmesi sonucunu doğurmuştu.

Almanya ile 2016 mülteci anlaşması ve artan işbirliği

Türkiye'nin son dönemde AB ile ilişkisinin temelini oluşturan mülteci anlaşması bizzat Almanya Başbakanı Merkel ile o dönem Başbakan koltuğunda oturan Ahmet Davutoğlu arasında yapılan müzakereler sonunda Mart 2016'da şekillendi.

Davutoğlu, 2014'te Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından AKP Genel Başkanı ve Başbakan olmuş ve istifa etmek zorunda bırakıldığı Mayıs 2016'ya kadar yürütmenin ve dolayısıyla diplomasinin de başı olmuştu.

Davutoğlu'nun istifa nedenleri arasında Merkel ile yaptığı anlaşmadan Erdoğan'ın duyduğu rahatsızlığın da yer aldığı, Ankara'da sıkça yapılan bir değerlendirmeydi. Suriyeli mültecilerin Türkiye'de barındırılması karşılığında AB'nin mali destek vermesi olarak özetlenecek anlaşma, 2015'de yaklaşık 800 bin mülteciye kapılarını açan Almanya ve genel olarak AB'yi büyük bir sorundan kurtarmış ve Merkel'i Avrupa'nın en önde gelen ve saygın siyasetçisi düzeyine çıkarmıştı.

Bunun da ötesinde mülteci anlaşmasıyla sağlanan işbirliği, Türkiye ile AB arasında yeni bir anlayışı öne çıkarmış, ilişkilerin en zorlu süreçlerinde bile taraflar arasındaki diyaloğun tamamen kesilmesine ve geri dönülemez noktalara gelinmesine engel olan bir denge yaratmıştı.

Almaya ile İlişkilerde en gergin dönem: Alman Parlamentosu'nun 'Ermeni Soykırımı' kararı**

Türkiye-Almanya ilişkilerinin son yıllarında yaşanan gerilimlerin başlangıcı, Alman Parlamentosu'nun Haziran 2016'da "Ermeni Soykırımı'nı tanıma" kararı ile oldu. Merkel'in ve üst düzey hükümet temsilcilerinin katılmadığı oylamada, "1915-1916 döneminde Ermenilere ve diğer Hıristiyan azınlıklara dönük soykırımı hatırlama ve anma" başlıklı tasarı kabul edildi.

2. Dünya Savaşı sırasında Yahudilere uyguladığı soykırımla dünya tarihinin en karanlık sayfalarını oluşturan Almanya'nın Osmanlı İmparatorluğu üzerinden Türkiye ve Türkleri soykırımla suçlaması Türk toplumunda ciddi bir rahatsızlık bir etki yarattı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu kararın Türk-Alman ilişkilerinde ciddi hasarlar yaratacağını söylemesine karşın Berlin'e karşı somut ve doğrudan yaptırım kararı almaktan kaçındı.

Bununla birlikte Ankara'nın bir grup Alman milletvekilinin İncirlik Üssü'nde konuşlu Alman askerlerini ziyaretini engellemesi Berlin'de son derece olumsuz şekilde karşılandı ve bu birliklerin Ürdün'deki başka bir üsse taşınması sonucunu doğurdu. Almanya, aynı süreçte, NATO görevi kapsamında Türkiye'nin Suriye sınırına konuşlandırdığı Patriot füze sistemlerini de geri çekme kararı aldı. Bu dönemde başlayan gerilim, Türk-Alman savunma sanayi ilişkilerine daha çok etki etmeye ve Alman yönetiminin Türkiye'ye satılacak savunma sanayi ürünlerine daha çok engel üretmesine de yol açtı.

Almanya ile 15 Temmuz darbe girişiminin ilişkilere etkisi

Türk-Alman ilişkilerinde gerilimi artıran bir başka süreç 15 Temmuz 2016'da yaşanan darbe girişimi oldu. Darbe girişimiyle ilgili askeri ve sivil yöneticilerin Almanya'dan sığınma talebinde bulunmuş olmaları ikili ilişkilerde yaşanan ciddi sorunların kaynağını oluşturdu. Bununla birlikte Can Dündar gibi gazetecilerin de Almanya'da yerleşik olmaları, iki başkent arasındaki ilişkileri gerginleştirdi. Bu konular Merkel'in Türkiye ve Erdoğan'ın Almanya ziyaretleri sırasında sıkça gündeme geldi ve taraflar birbirlerinin pozisyonunu eleştirmekten geri kalmadı.

Angela Merkel, bu konularda yorum yapmaktan kaçınırken, Türkiye ile ilişkilerin bu sorunların ötesinde bir önem teşkil ettiği mesajını hem Alman hem de Türk yetkililere vermekten kaçınmıyordu.

Türk-Alman ilişkilerinde asıl sarsıntı ise 2017 başlarında Türkiye'de anayasa referandumu öncesinde yaşandı. Almanya'nın Türk siyasetçilerin Almanya topraklarında referandum kampanyası yapmasını yasaklaması, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun uçuşuna izin vermemesi; ekonomi ve adalet bakanlarının Almanya programlarının iptal edilmesi AKP tarafından çok sert tepki verilmesine neden oldu.

Erdoğandan Almanya'ya 'Nazi' suçlaması

Erdoğan, Mart 2017'de yaptığı bir açıklamada, "Almanya'da arkadaşlarımızı konuşturmuyorlar. Varsınlar konuşturmasınlar. Yani konuşturmamakla Almanya'daki oyların 'evet' değil de 'hayır' çıkacağını mı zannediyorsunuz? Ey Almanya, sizin demokrasiyle yakından uzaktan alakanız yok. Sizin şu andaki uygulamalarınız geçmişteki Nazi uygulamalarından farklı değil, bunu böyle biliniz" ifadeleriyle Berlin yönetimine en sert eleştiriyi getirmişti.

Almanya'nın ardından Hollanda da benzer bir yasak getirmiş ancak dönemin Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya Almanya'dan karayoluyla Hollanda'ya geçmiş ve Rotterdam'da Türk toplumu ile bir araya gelmişti. Bakan Kaya, Hollanda makamları tarafından ülkeden çıkartılmış ve durum ciddi bir siyasi bunalıma dönmüştü. Bu olaylar, Türk siyasetçilerin Avrupa topraklarında siyasi kampanya düzenlemesine dönük engellemelerin ortaya çıkmasına neden oldu.

Bunalım süreçlerinde ön planda olmamaya özen gösteren Merkel, Türk yetkililerden gelen Nazi suçlamalarının üzücü olduğunu söylemiş ve "Bu benzetmeler Almanya'da Nazi döneminde yaşananları önemsiz gösteriyor. Türkiye'nin Nazi benzetmeleri durmak zorunda," diye konuşmuştu.

Merkel'in idaresindeki Almanya ile Türkiye arasında yaşanan bir sonraki bunalımın kaynağını Türk yetkililerin çeşitli suçlardan yakalayıp yargıladığı Alman vatandaşları oluşturdu. Bu sürecin sembol davası ise Türk kökenli Alman gazeteci Deniz Yücel ile ilgili olandı. Yücel, terör örgütlerine destek olmak suçunu işlediği iddiasıyla yakalanmış ve yaklaşık 20 yıla yakın hapis cezasıyla yargılanmıştı.

Erdoğan'ın, "Ben bu makamda olduğum sürece bu kişi serbest bırakılmayacak" dediği Yücel'in Şubat 2018'de bırakılması ve aynı gün özel uçakla Almanya'ya dönmesi hem Türkiye'de hem de Almanya'da uzun süre tartışıldı. Bu adımın Merkel'in Erdoğan ile yaptığı temasların ardından sağlandığı da basında yer aldı. Bu dönemde Ankara'da görev yapan Alman Büyükelçi Martin Erdmann, Türk-Alman ilişkilerinin "buzul çağı" olarak nitelemişti.

Merkel'in siyasi mirası ne olacak?: 'Avrupa'nın Kraliçesi'nin tacındaki pırıltılar ve lekeler Almanya'da anketlere göre TV tartışmasının galibi Sosyal Demokrat Parti'nin başbakan adayı Olaf Scholz Angela Merkel, Almanya'yı nasıl değiştirdi? AB ile Akdeniz bunalımı ve Merkel çözümü

Türkiye ile Almanya arasındaki sorunların çözüm sürecine girdiği 2018 ve 2019 başında, bu kez Ankara-Brüksel hattında gerilim artmış ve AB, Doğu Akdeniz konusunda Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti lehinde pozisyon alarak Türkiye ile gerilimin arttığı bir noktada devreye girmişti.

Doğu Akdeniz bunalımında siyaseten üye ülkeler Yunanistan ve Kıbrıs'ın yanında yer alan Almanya, bu pozisyona rağmen gerilimin daha da artmasını engellemek üzere aktif bir politika izlemişti. 2019'un ikinci yarısında dönem başkanı olan Almanya'nın Başbakanı Merkel, gerilimin daha da artmasını engellemek üzere bir politika oluşturmuş ve hatta Yunanistan ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tepkisine karşın itidalli bir politika izlemişti.

Merkel, bir taraftan Erdoğan ile temasta kalmış, diğer taraftan AB'nin tepkiselliğini belirli ölçüler içinde tutmaya çalışmış ve sorunun geri dönülmez bir çatışmaya dönüşmesini engellemişti.

AB'nin Aralık 2019 zirvesinde Türkiye ile pozitif gündeme atıf yapılan sonuç bildirgesinin mimarlarından olan Merkel, başta Doğu Akdeniz ve Kıbrıs olmak üzere tek taraflı adımların atılmaması durumunda Türkiye ile sürecin daha da ileriye götürüleceği mesajını vermiş ve AB-Türkiye ilişkilerine güçlü bir koşulluluk denklemi yaratmıştı.

Merkel'in girişimleri sonucunda Türkiye, araştırma gemilerini Doğu Akdeniz'den çekmiş ve Yunanistan ile hem ikili hem de NATO'da diyaloğa girişmişti. Bu süreç, AB'deki birçok ülke tarafından benimsenmiş ve Türkiye ile sorunların çözümü için diyalog kanallarının açık olması gerekliliği öne çıkmıştı.

Afganistan ve Suriye çatışma ortamlarında yaşanan süreçler de AB ile Türkiye arasında daha yakın işbirliği gereksinimini ortaya çıkarmış, bu da Merkel'in Türkiye stratejisinin daha fazla ülke tarafından olumlu karşılanmasına neden olmuştu.

Bu son örnekte olduğu gibi Merkel'in Türkiye ile ilişkilerde yerleştirmeye çalıştığı yeni formülün birçok AB ülkesi tarafından benimsendiği, bu durumun Merkel'in aktif siyaseti bırakmasının ardından belli bir dönem daha süreceği öngörülen unsurlar arasında.

Almanyada Milyonerler varlıklarını İsviçre'ye taşıyor


Almanya'da merkez sol Sosyal Demokratlar (SPD), sol parti Linke ve çevreci Yeşiller partisinin başa gelmesi durumunda varlık vergisinin yeniden getirilmesi ve veraset vergisinin artırılması gündeme gelebilir.

"ALMANYADA AŞIRI ZENGİNLER ENDİŞELİ"

Almanya'da bulunan bir vergi uzmanı avukat "Aşırı zengin bireyler için bu kırmızı alarm niteliğinde bir durum. Varlıklı aileler son derece endişeli" dedi.

Bu durum, İsviçre'nin milyarderler için güvenli bir liman olma imajını yıkma çabalarına rağmen halen zenginlerin İsviçre'yi paralarını tutmak için çekici bir yer olarak gördüğüne işaret ediyor.

Bank For International Settlements verileri, Alman bireyler ve şirketlerin İsviçre'deki bankalarda bulunan mevduatlarının 2021 yılının birinci çeyreğinde yaklaşık 5 milyar dolar artışla 37.5 milyar dolar seviyesine yükseldiğine işaret ediyor. Bu veri, hisse senetleri, tahviller ve diğer finansal ürünleri içermiyor.

Almanya’da Hristiyan Birlik partilerinin Türkiye'yle yakın diyalogdan yana 

Almanya'da Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) Partisi lideri Markus Söder, başbakan adaylığını geri çekt. Söder, Başbakan Angela Merkel'in mensubu olduğu Hristiyan Demokrat Parti'nin (CDU) lideri Armin Laschet'in adaylığını kabul ettiğini duyurdu.

Böylece 26 Eylül'de yapılacak genel seçimlerde CDU-CSU'nun ortak adayı olarak Armin Laschet başbakanlık için yarışacak. Ocak ayında CDU lideri seçilen Laschet, Türkiye'yle yakın diyalogdan yana bir isim.

Söder anketlerde Laschet'ten fazla puan topladı ancak başbakan adaylığı için CDU yönetiminin desteğini alamadı.

Muhafazakar partilere desteğin genel olarak azaldığı, seçimlerde Yeşiller Partisi de dahil olmak üzere diğer partilerle daha yoğun bir yarış yaşanacağı bildiriliyor.

Laschet, Türkiye'yle yakın diyalogdan yana

Başbakan Angela Merkel'e yakınlığıyla bilinen Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti Başbakanı Armin Laschet, Ocak ayında CDU'nun genel başkanı seçilmişti.

Kongredeki konuşmasında aşırı sağcılara meydan okuyan Laschet, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğine şüpheyle baksa da, Ankara'yla yakın diyalogdan yana bir siyasetçi. Laschet, göçmenlere yönelik sıcak yaklaşımıyla biliniyor.

Koronavirüs salgını nedeniyle internet üzerinden düzenlenen ve delegelerin dijital sandıklarda oy kullandığı kongrede, 992 delegeden 552'sinin oyunu almayı başaran Laschet, rakibi Friedrich Merz'i geride bıraktı.

CDU'nun merkez sağda, ılımlı bir siyaset izlemesi gerektiğini savunan Laschet'e karşı, popülist söylemleriyle tanınan Merz, partiyi daha muhafazakar bir çizgiye taşımayı vadetmişti.

Merkel'in çizgisinde

CDU'daki başkanlık yarışı, Başbakan Angela Merkel'in Eylül ayında yapılacak federal seçimlerle birlikte siyaseti bırakacak olması nedeniyle, Almanya siyasetinin geleceğini şekillendirecek bir dönüm noktası olarak görülüyordu.

Almanya'nın en büyük eyaleti Kuzey Ren-Vestfalya'nın başbakanı olan deneyimli siyasetçi Laschet, merkez sağda, ılımlı ve kapsayıcı bir siyaseti savunmasıyla, göçmenlere yönelik sıcak yaklaşımıyla ve Merkel'in bugüne kadar izlediği siyasi çizgiye verdiği destekle tanınıyor.

Muhafazakar-liberal siyasetçi

Hukuk ve siyaset bilimi mezunu olan 59 yaşındaki Laschet, geçmişte Federal Meclis'te milletvekilliği ve Avrupa Parlamentosu üyeliği de yapmış, çok deneyimli bir siyasetçi olarak biliniyor.

Laschet, Merkel'in 2015 yılında yaşanan mülteci akını krizi sırasında izlediği "açık kapı politikasına" destek açıklayan CDU'lu siyasetçiler arasında.

Geçmişte Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde Uyum Bakanı olarak da görev yapan Laschet'in, Türkiyeli göçmen toplumu ile yakın bir diyalogu var.

Almanya'nın ekonomik gücünün gelişmesini göçmenlere de borçlu olduğunu söyleyen Laschet, çok kültürlülüğü savunuyor.

Kongrede 'birlik' mesajı

75 yıllık geçmişe sahip olan CDU'nun 9'uncu genel başkanı seçilen Armin Laschet, koronavirüs önlemleri nedeniyle, sadece adayların ve divan kurulu üyelerinin bulunduğu salondan, video konferans aracılığıyla delegelere ve partililere seslenirken, parti içinde birlik mesajı verdi, seçimlerde başarıya odaklanacaklarını söyledi.

Yaptığı duygusal konuşmada, babasının bir madenci olduğunu, "güvenin" ne denli önemli olduğunu ondan öğrendiğini anlatan Laschet, "Bana, her gün, yerin 1000 metre altında, sıcak ve karanlıkta, ağır koşullarda çalışırken, kimsenin nereden geldiğinin, hangi dine mensup olduğunun, hangi kökenden olduğunun, nasıl göründüğünün hiçbir önemi olmadığını, asıl önemli olanın yanındakine güven duymak olduğunu öğretti" diye konuştu.

"Bizi ayakta da tutan işte bu güvendir" diyen Laschet, CDU'nun bir merkez partisi olarak, zorlu bir dönemden geçilirken, seçmene güven vermeye devam etmesi gerektiğini vurguladı.

Deneyimli siyasetçi, ABD'deki başkanlık seçimleri, Kongre baskını ile artan kutuplaşmaya dikkat çekti, benzer gelişmelerin Almanya'da yaşanmaması için de uyarıda bulundu.

Aşırı sağcılara sert çıktı

ABD Başkanı Donald Trump'ın, "sistematik yalanları" ile ülkesindeki kutuplaştırmayı derinleştirdiğini, siyasi iklimi zehirlediğini, güveni, birlik ve beraberliği yıktığını söyleyen Laschet, Almanya'da da geçen aylarda aşırı sağcıların ve koronavirüs önlemleri karşıtlarının da Federal Meclis'e girmeye çalıştıklarını söyledi.

Almanya'daki aşırı sağ tehdidine dikkat çeken Laschet, göçmenlere yönelik olumlu tutumuyla bilinen CDU'lu siyasetçi Walter Lübcke'nın 2019 yılında aşırı sağcılar tarafından öldürüldüğünü hatırlatarak, "Şunu açıkça ifade ediyoruz; biz aşırı sağcılar ve nefret saçan kundakçıların ülkemizi mahvetmelerine izin vermeyeceğiz" dedi.

  • Türkiye'nin AB üyeliğine şüpheyle bakıyor, yakın diyaloğun sürmesinden yana
  • Laschet, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı tanıyan, geçmişte onunla görüşmüş bir siyasetçi.

Bununla birlikte Erdoğan'ın geçen yıllarda Almanya'yı "Nazi" ithamları ile hedef aldığı günlerde onu eleştirmekten kaçınmayan Laschet, Türkiye'deki siyasi gerilimlerin ve kutuplaşmaların Almanya'ya taşınmaması uyarısında bulunmuştu.

Alman siyasetçi, geçen yıl Erdoğan'ın sınırları açarak sığınmacıları Avrupa'ya gönderme girişimini de eleştirmiş, Avrupa'nın "şantaj ve tehditlere boyun eğmemesi" gerektiğini söylemişti.

Laschet, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğine ise şüpheyle bakan ve geçmişte müzakerelerin açılması kararını desteklemeyen siyasetçilerden. Bununla birlikte, ahde vefa ilkesi nedeniyle, Türkiye'ye geçmiş hükümetler döneminde verilen sözler çerçevesinde, müzakere sürecinin sürdürülmesi gerektiğini savunuyor.

Türkiye'de hukuk devleti ve demokrasi alanında yaşanan sorunlar nedeniyle, AB adaylık sürecine son verilmesi çağrılarına katılmayan Laschet, bunun tam tersine Erdoğan'ı güçlendireceği yorumunda bulunmuştu.

CDU'lu deneyimli siyasetçi, NATO üyesi Türkiye'nin stratejik olarak hem AB hem Almanya için önemli bir ülke olduğunu, bu nedenle yakın bir diyaloğun sürdürülmesi gerektiğini savunuyor, milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye'ye mali yardımların da sürdürülmesi, hatta arttırılması gerektiğini kaydediyor.

Merkel devri kapanıyor

2005 yılından beri başbakanlık koltuğunda oturan ve Almanya'nın yakın tarihine damgasını vuran Merkel, Eylül ayında yapılacak genel seçimlerde aday olmayacak, ve aktif siyaseti bırakacak.

Merkel, 2015 yılındaki mülteci krizinde izlediği "açık kapı politikası" nedeniyle parti içerisinde sert bir şekilde eleştirilmiş, eyalet seçimlerinde partisinin büyük oy kaybetmesi nedeniyle de, 2018 yılında bir daha parti liderliğine ve başbakanlığa aday olmayacağını açıklamıştı.

2018 yılında parti başkanlığını, yine Merkel'e yakın bir isim olan Genel Sekreter Annegret Kramp-Karrenbauer devralmıştı. Ancak Kramp-Karrenbauer de son yıllardaki seçim başarısızlıkları ve parti içi çekişmeler nedeniyle Şubat ayında bu görevi bırakma kararı almış, koronavirüs krizi nedeniyle parti kongresi birkaç kez ertelenmişti.

Halen Savunma Bakanı olarak görev yapan Kramp-Karrenbauer'in liderlik koltuğunu Laschet'e devretmesiyle birlikte CDU'da genel başkanlık, yaklaşık yirmi yıl aradan sonra, bir kez daha erkek bir siyasetçiye geçmiş oldu.

Kaynak: Hürriyet


FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum