istanbul escort

escort bayan

Aden, Sıla ve Zeynep…

Ömer Faruk Arlı/Ülke Postası Çöl sıcakların hâkim olduğu ve gölgede 40 derecenin üzerine çıktığı, “en uzun” yaz günlerindeyiz

Aden, Sıla ve Zeynep…

Ömer Faruk Arlı/Ülke Postası Çöl sıcakların hâkim olduğu ve gölgede 40 derecenin üzerine çıktığı, “en uzun” yaz günlerindeyiz

Aden, Sıla ve Zeynep…

Ömer Faruk Arlı/Ülke Postası

Çöl sıcakların hâkim olduğu ve gölgede 40 derecenin üzerine çıktığı, “en uzun” yaz günlerindeyiz...
Dolayısıyla ihtiyaç olmadığı müddetçe dışarı çıkmıyor, çıksak bile az süreli kalıyor, klimalı yerler, klimalı araçlar tercih ediyoruz. Ben de öyle yaptım; dün, Başkent’e gelen bir misafirimi uğurlamak için toplu taşım aracını kullandım. Dönüş yolunda, metronun serin vagonlarına attım kendimi. İlk hareket yerinden itibaren bir yoğunluk görülüyor. Ayaktayım ve uzun boyumun avantajını kullanarak tavandaki profillere tutunuyorum.

Solumda bir aile dikkatimi çekiyor. En büyüğü 10 yaşlarında bir kız çocuğu başında bahar çiçeğini andıran bir taç, sonra giderek küçülen ikisi kız bir erkek çocuk… Kardeşlerden ikisi tek koltuğa sıkışmış vaziyette. Çocuklardan biri annenin, diğeri ise babanın kucağında…
Simalarına bakanın aklına gelen ilk hüküm “Suriyeliler!” Olmalı bile değil, Suriyeli! Bu tanım, kimine göre bir suç potansiyeli için yeterli sebep! Kimisi de kızgınlıkla, hatta bir adım ileri gidip kin ve nefretle bakıyor. Ülke nimetlerinin onlara peşkeş çekildiğini öne sürerek. Olsun, ben onlara kulak tıkıyorum zaten. Vatanlarından, hatıralarından koparılmış mültecilerin hiç biri, öyle bir hayatın içinden gelip buralarda zillet içinde yaşamayı istemezlerdi. Bizim kadar cesur bir millet olamayabilirler! Savaşmayı ve şehit olayı göze alanların yanında muhacir olarak yollara düşenler de olacaktır…

Bize düşen, onlara Ensar-Muhacirin mesabesinde yaklaşmak…

Altı kişilik ailenin kıyafetleri dikkatimi çekiyor. Çok kaliteli olmasa da temiz ve yeni...

Acaba adram, ailesinin ihtiyaçlarını alın teriyle mi karşıladı yoksa varlıklı birimi? diye soruyorum ama bu soruya cevap bulamıyor, tahmin etmekten öteye de gidemiyorum…

Duygusallığıma yenilip bir tepki veriyorum! Sol elimi cebime atıyorum, bozuk bir şeyler çıkar mı diye. Elime yeşil bir yirmilik geliyor, yanında ona eşlik eden başka renk ve ebatta ne kâğıt, ne de madeni para var! “Hepsini versem” diye geçiriyorum aklımdan; -akşama ekmek alınacak- notunu hiçe sayarak. Sonra, “bunu nasıl izah edebilirim ki? Ya ihtiyaçları yoksa!” İçim eziliyor, elimi yavaş yavaş cebimden geri çekerken. Bir kez daha gözlerim, onca yaşanmışlık biriktiren kadının bakışlarına takılıyor. Bir özenti hali var sanki…

Acaba karşı koltuklarda onu imrendiren bir tablo mu var? diye geriye bakıyorum istemeyerek de olsa… Manzara, tahmin ettiğimden çok uzak. Bir annenin kucağında duran gözlüklü ve zayıfça bir kız çocuğu… Gelişme sorunu yaşadığı her halinden belli, yaşça büyük ama çocuk gibi… Mini minnacık elleri var ve tebessüm içinde. Yan tarafta olgun bir hanımefendi sorular yöneltiyor; “İsmin ne senin?”
-Sıla…
Kaç yaşındasın?
-14…
Soru sormanın tek gayesi var, aileye ve kızcağıza moral vermek. İyi niyet göstergesi bu, rahmetin bir tecellisi. Reddetmiyor, kabulleniyor, uzaklaşmıyor, yakın duruyor velhasıl sevmek için yeterli birçok nedeni olduğunu haykırıyor bu iki sual…

Bir sonraki durakta yaşlı bir adam giriyor vagona, pembenin bütün tonları hakim olan kız çocuğunu kucağına alıyor hanımefendi. Adam teşekkür ediyor. Teşekkürle yetinmiyor, küçük bir çuval içinden bir avuç doldurup çocuğa uzatıyor…

Suriyeli anneni gözlerindeki bakışa devam ediyorum, herkes kendi haline şükrederken kendinden daha mücbir hallere düşebiliyor demek ki ve sesiz bir şükür yükseliyor dudaklarımın arasından…
Bir iki durak sonra yaşlı adamın inmek için yerinden kalktığını görünce, boşluğa bırakıyorum kendimi… Sağımda oturan pembe yanaklı kız çocuğunun elindeki oyuncak dikkatimi çekiyor.

Soru sorma sırası bana geçiyor; “Bu Batgirl mü?
-“Evet” cevabını alıyorum…
“Peki, senin adın ne?”
-Zeynep…
Karşımızda oturan aile inmek için kapılara yöneldiği sırada, kız çocuğunun sağında oturan hanımefendi, çocuğun elindeki oyuncağı alarak hızla ayağa kalkıyor ve Suriyeli ailenin en büyük kızına uzatıyor. Teşekkür edecek ne Türkçe bir kelimesi, ne de zamanı var! Kapılar kapanıyor. İner inmez, orta peronda aile fertleri buluşuyor. Sadece kız çocuğunda değil, aile fertlerinin tamamında mütebessim bir sima beliriyor. Vagondaki kadın ve çocuk, pencereye dönerek onlarla göz göze geliyor. Birbirlerine el sallıyorlar…

Ve kadın, “Babaanneciğim, ben sana yine alırım, üstelik aynısından. Biliyorum vermek geldi içinden ama açığa çıkaramadın” dedi ve teselli ettiği çocuk, itiraz etmeksizin baş sallamakla yetiniyor. Sonra bana dönerek; “O kadar oyuncağı var ki, sayısız!”

-“Bu sefer iki tane almalısınız, Batgirl ve Batman” diyorum. Beni onaylıyor kadıncağız. Sonra her koltukta ayrı bir hikâye barındıran vagonun tamamına bakıyorum ve Buhari’den nakledilen hadisi hatırlıyorum; “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”

Ömer Faruk Arlı/Ülke Postası

YORUMLAR

  • 0 Yorum